1 Kasım 2015 Pazar

“KONULARA CİNSEL YAKLAŞIM” / Umut Şah

İnsanlara “Sizin için cinsel yönelim ne anlama gelmektedir? Cinsel yönelim ne demektir?” diye sorduk. İşte bazı yanıtlar… (E: Erkek, K: Kadın)

E: Konulara cinsel yaklaşım.
E: Evlendiğim kişiye helal dairede ilgi duymamdır.
E: Cinselliğin ayak altına alınması. Cinselliğin yaşanmaması.
K: Cinsel yönelim kişinin kendisine çekici gelen cinsiyete yönelmesidir.
E: İnsanın cinsel açıdan yakın bulduğu ayrıca arzunun devreye girdiği yönelimdir.
E: Cinsel yönelim, cinsellik adı verilen eylemin herhangi bir cinsiyete (karşı ya da hemcinslerine) yönelimidir.
E: Karşı cinse karşı yönelimdir.
E: Kızlara yönelim.
E: Cinsel yönelim organizmanın içgüdüleriyle karşı cinsle ilişki kurmak istemesidir.
K: Erkek.
E: Bireyin cinsel olarak herhangi bir şeye yönelmesidir.
E: Cinsel birliktelik için yönelim.
K: Cinsel olarak bir kişiye ilgi duymaktır.
E: Kişinin cinsel isteklerini kendi isteğine göre yönlendirmesine cinsel yönelim denir.
E: Karşı cins veya kendi cinsinden hoşlanma ya da ilgi duyma.
K: Cinsel eğilim.
E: Kişinin cinsel ilgisinin cinslere yönelimi. Kişinin kendini tanımlamada kullandığı cinslere özgü yönelimler.
E: Hangi cinslere ilgi duyduğudur.
K: Kişilerin seksüel ilgilerine göre sınıflandırılması anlamını çağrıştırır, esas olan seksüel veya aseksüel olmaktır. Cinsel yönelim, kişilerin seksüel ilgilerinin hangi cins veya cinslere yönelik olduğuyla ilgilidir.
E: Bay ve bayanın birbirlerine karşı duyduğu güdü.
E: Hormonların etkisiyle karşı cinse ilginin artması.
E: Cinsel olarak arzuladığımız birey ve bu bireyin cinsiyeti.
K: Her sağlıklı gencin belli bir yaşa geldikten sonra yaşaması gereken insani bir faaliyettir.
E: İki karşı cinsin birleşime geçmesi.
K: Kişinin cinsel olarak bir kişi ya da nesneye karşı duyduğu cinsel istek demektir. Bu kişinin karşı cinsi, hemcinsi ya da herhangi bir nesne olabilir. Bu şeylere yönelik fiziksel olarak uyarılması sonucu o şeye yönelik cinsel isteklerde bulunması, uyarılması.
E: Bana göre cinsel yönelim, karşı cinse olan şehvet ve arzu duymamıza sebep olan yönelimdir.
K: Eğilim (karşı cinse).
K: Benim için cinsel yönelim bir erkeğe ilgi duymaktır.
E: Her insanın en temel ihtiyacıdır. Mutlaka olması gerekir.
E: Ben bu kavramı duyduğumda aklıma cinsel ilişki gelmektedir. Bana göre bu kavram iki kişinin bedenen birbirine yaklaşması anlamına gelmektedir. Cinsel yönelim = seks.
E: Vücudun cinsel yönde ürettiği hormonların giderilmesi.
K: Cinsellik kurabileceğimiz, seks yaşayabileceğimiz kişi ve cinsiyeti.
K: Cinsel güdülerin doyurulması amacıyla ortaya çıkan eğilimlerdir.
K: Doğuştan gelen bir güdü. Tanrının insanlara verdiği bir özelliktir. Kadının erkeğe, erkeğin kadına yönelmesi.
E: Canlıların karşı cinse gösterdikleri ihtiyaç…
K: Cinsel yönelim, cinsel tercihi demektir kişinin. Örneğin kişinin cinsel tercihi, yönelimi homoseksüel olabilir, lezbiyen olabilir, sadist olabilir, mazoşist olabilir. Cinsellikteki tercihleridir.
K: Cinsel yönelim kavramı bireylerin üreme, soyunu devam ettirme ve haz alma bakımlarından yapacağı seçimleri belirlemesinde yardımcı olur.
E: İnsan olgunlaştıkça bazı ihtiyaçları da artıyor, bunun içinde cinsellik de var. Cinsel yönelim de insan hangi cinsi seçeceğini belirler.
K: İnsan doğası gereği sevmek ve sevilmek ister. Bu yüzden de kendi cinsine, diğer cinse, hepsine, birine ilgi duyar. Yani seçimidir. (cinsel seçimi)
E: Bireyin cinsi duygularla seçtiği taraf, tercih ettiği seksüel alandır.
K: Kişilerin cinsel obje olarak kimi tercih ettiklerine dayalı bir kavramdır.
E: Kişinin doğuştan gelen, genetik kaynaklı yönelimi.
E: Kişinin seçmediği (doğuştan gelen) bir durumdur.
K: İnsanın cinsel olarak hangi cinsi çekici bulduğu anlamına gelir. Doğuştan hormonların etkisiyle olduğu gibi çocukluk travmalarının da bunda etkisi olabilir.
E: İyi ya da kötü yönde şöyle özetlersek baskı altında cinselliği içerde yaşamak ve baskı altına almadan dışarıya aksettirerek yaşamak.
E: Cinselliğe ilgi duymak. Hangi tür insana ihtiyaç ilgi duyduğu…
K: Cinsel yönelim ilişki yaşamaya olan ilgidir.
E: Kişinin kendi cinsel kimliğini keşfedebilmesidir.
E: Karşıt cinslerin birbirlerinin bedenlerine haz duyması, cinsel anlamda o bedeni istemesidir.
E: Kendisini ileride tanımlarken kullanacağı cinsel rol model seçimi ve bu role uygun seksüel ilgi.
E: Eşcinsellik. Farklı cinse (kendinden farklı) özenme, yönelme.
E: Cinsel yönelim kavramı, karşı cinsten çok hemcinsine eğilimli olmak demektir.
E: Ahlaksızlık olarak değerlendirenler var. Bunun olması cinsel yönelimde aşırıya kaçılmasıyla olur.
E: Cinsel yönelim bence dahil olduğu cinsiyetten daha çok karşı cinsiyete ilgi duyan, fiziksel yapısıyla da karşı cinse benzemeye çalışan psikolojik sorunlu kişilerdir..
K: Hiçbir anlama gelmiyor.
K: Kalbinin atması sonucu karşındakini de kendini de bedenen uygun bulma.
E: Cinsel yönelim gençlerin ve bireylerin bu konu hakkındaki görüşleridir.
K: Cinse yönelim, karşı cinse karşı zaafının bulunması.
E: Avını gören aslan misali amacına ulaşmak için elinden geleni yapmaktır.
K: Özgüven.
E: Çoğunlukla talep edilen cins.
E: Üreme bazında, uyuma dayalı yaklaşımlar bütünü.
E: İnsan iradesidir.
E: Kişi bireyselliğinin, genel toplumsal yargılara karşı yapmış olduğu bir zaferdir.
E: Cinsel yönelim, erk olanın kavramsallaştırılmasıdır. Benim cinsel yönelimim değil, toplumsal ve bireysel cinselliğim var.
K: Özgürlüktür.

protokol: noninvaziv

üstümüze yapışan çilingir arzularla dingince ve dik durarak ki dayayamasınlar duvarlara
istanbul'da çok etik, çok sarmaşıklı sanrılarla, içi güzel adalarla
ve belki gerçekleşebiliriz, sev-iş sendikasına halüsinasyonlar yazabiliriz
bir yerlerde bol kahve, bol sigara içerken, ironiyi bedenlerimizde kara çikolatalarla besleyebiliriz
ve kabarmış, şişmiş damarlarımızla pullu derilerimizi takas edebiliriz

jile yerine kara bir pantolonla anlaşabiliriz bulutları görmek için kadıköy'de
ve içinde beyazlı siyahlı bir kaplan gizleyen kedi ile.
seri cinayet panterimizi bulmuş olabiliriz
içi kan..

(candy'lik ve candy'lik duygusunun gelişinde zaman ve mekanda dağınık bütünleşmeye arzulu
deneyimlerimiz: kan akışı içinde youmak(çoğul) nesne devamlılığının şatoya doğru giden
milyarlarca merdivenlerinde avuç içlerim varoluşsal etiyolojimle cinsiyetsizliğine tutunmam
ve sembolik anlatım yolum olan “çalma” davranışım: jile.)

ellere ve ayaklara geçirilebilecek denli seni ele geçirmek istediğime inanma, o ben değilim!
bacaklarımı eklemlerimden kıvırarak göğgsüne yaslayıp
ve ardımı dönerek sana aynadan yansıyıp
terli burnumu gamzelerinde gezintiye çıkararak cinayete ortak olabilirim
alnı açık cinsel karmaşa sanatçısının gözlerine sürme çektikçe
“ellerini tutup öpebilirim bordo ojelerinle
ellerin büyü, koklayabilirim pa ile..”

çok oyunlu senaryolarla, fetişlerle, arzu yüklü avangardlar..
aşırı uç kahveden olacak ölümüm
bir de uyanırken yaşadığın maniden

(dudaklarının kucaklayıcı, kavrayıcı, kapsayıcı hallerine sözlerimi konduruyorum
bir de dilinin.. kapsayan nesne ve nesnel nesne: ikili ilgi basamağı(çoğul)
candy'liğimin yalnız kalabilme kapasitesinde aksiyonsuzluk potansiyelimle
dış uyaranlarla bölünemez tinsel deneyimlerim ve düşlerim..)

ondan sonraki sayı bundan sonraki an
bir ve bir döne dolaşa kucaklaşarak iki noktaların bulaşıcılığıyla
çok saçlarım alnının sınırını çizecek
avucumu öpeceksin en tehlikelisi
bir de göbeğimden öpeceksin müftülere inat
ve kapıda çöküp, dizlerime sarılmanın mümkünatı ile burnumdan öpeceksin, kedi..

(tüm güçlülük duygumun haritasıyla yanılgılarımın fay hatlarını aşamalandırıyoruz
içimin zorluklarının gerçeklik algısı, tırtıklı: aşırı elektriklenme-yüklenme-boşalım(çoğul)
yineleyen biçimde candy'mden memnun, yinelenen biçimde candy'me yabancı.. candy'liğimizin
acıkan büyülü ıslak memeleri..)

devlet dersinden izinsiz çıkacağız el ele
“burjuvazinin gizemli çekiciliği”nde tek seferde içip martinilerimizi
boş bir sınıfta tebeşir tozu sürüneceğiz, sürtüneceğiz
kokumuzun atmosfere yaydığı ısı ile erimeyi sürdüren devlet 1000a'sında
küçük ayaklarımla tebeşir dolu izler bırakacağım sana
ve parmak uçlarımdan akan minik, sarı nemli notlar
kopçalanmaya direnen akşam üstü birasının dudaklarıyla..

evren evrim önal & i.m.

Biraz Ben Harper Dinleyelim.

Uçurumun dibinde gaza basmadan hemen önce…

Yine her zamanki gibi uyandığını anlattı. Sabahın altı buçuğunda kapısının tıklandığını… Dışarıya
dalmış gitmişti bunları anlatırken. Garson üçüncü biraları getirirken henüz sabahın on biriydi.

-Yani biliyorsun benim de normal insanlar gibi bir hayatım olabilirdi.

Bıyıklarından beyaz köpükleri elinin tersiyle sildi. “Hayata bak!”
Bu gibi durumlarda birinin gelip enkazı toparlaması, ortalığı derleyip düzenlemesi gerekirdi.

-Acı tabii, deyiverdim.
-Acı yok Rocky, acı yok!

Bu haldeyken bile güldürebildiğine şaşıyordum. Çocukluk arkadaşıydık. Yirmi beş yıl belki daha fazlasını devirmiştik. Çapkınlıklarımız, kavgalarımız, pankartlarımız olmuştu. Şimdiyse göz kenarlarımızdaki çizgilerin olgunluğunu taşımak zorundaydık.

-Yaşlanıyoruz moruk, hayat böyle bohem geçmez. İstersen birkaç kız bulalım biraz kafamız dağılsın.
-Bak sana işin ayrıntısını anlatayım. Sabah annem kapıya dayandı. Daha iki haftadan beri bende kalıyor.
Ve her şeyin amına koydu.
-Kadın hasta ama…
-Kırk beş yaşındayım, kırk bir yıldır aynı hastalığı çekiyorum. Her sabah birinin kapıyı tıklattığını düşün?
Kırk bir yıl diyorum sana. Manowar dinleyen ben döndüm Bergen’e, Azer Bülbül’e!
-N’apıcan atsan atılmaz satsan satılmaz. Ana bu!
-He yavrum he. Düşler Sovyetler Birliği yaşadığımız Yozgat amına koyayım.
-Dördüncüleri söylüyorum.
Kafasını sallayıp kalan birasını fondipledikten sonra, Bergen harika acılar çekmiş ama.

Ne zaman tanıştığımızı hatırlamıyorum, üniversite eylemlerinde olmalıydı. Sıkı dayak yiyorduk devletten. Bir eyleme gidiyorsak diğerinde yaralarımızın geçmesini bekliyorduk. Sene doksanlar falan, Kahrolsun YÖK pankartlarının altında serinlediğimiz yıllar. Kardeş kardeşe yaşamayı düşünüyoruz, genciz ve tek kapitalimiz ailemizin gönderdiği harçlık. Bir yandan duvarlara yazı yazıyorum diğer yandan Perihan’ı düşünüyorum. İşte böyle Türk filmi kıvamındayız. Başımız belli de sonumuz hep efkar, hüzün ve böyle bitmemeliydi civarında kurulan cümleler kadar hazin. Kör topal yaklaştığımız son yani ölüm şu an tek istediğimiz şey.

Karşımdaki adamın annesi şizofren. Hayat bazılarımız için elektrik kesintisi gibi bir şey. Dünyada iyi
insan olmak, kötülüğün varlık amacını değiştirmediği gibi elektrik faturasını da ödemiyor. Bu kadar net! Ama arkadaşım boktan işler yapsa da iyi sayılır. Kuşkusuz “kiralık katilden az kullanılmış Glock” ilanı gibi ironik hepimizin hayatı.

-Şizofreniden emekli olunamıyor biliyorsun değil mi?
-Biliyorum. Kronik.
-Bırak bu laboratuar ağızlarını, sen iktisatçısın!
-(…)
Beyaz gömleği ve kolasız manşetleriyle garson suladı bizi.
-Bira suskunluğa iyi gelir, içelim.
Kadıköy’deyiz. Hep olduğumuz yerde buranın adı martı meyhanesi. Rıhtımın hemen karşısında, oturduğumuz yerden kamyon yükü insan geçer, her biri başka yerlere doğru yetişmeye çalışır. Bir heyula bir karmaşa sanki ‘durmak’ icat edilmemiş gibi bir çağ. Her şeyin hızlısı makbul. Bunu aklımıza kim soktuysa çıkmıyor bir an bile. Düşüncenin hızlısı, garsonun hızlısı, bilgisayarın hızlısı…Bi “Nostaljinizi en son ne zaman upgrade ettiniz?” reklamlarımız eksik sanki.
-Perihan nasıl?
-Elbiseli ve üzgün.
-Düzeltemedin be oğlum şu karınla aranı.
Arjantin bardaklar doldukça teselli sırası değişiyor. İkimizde farkındayız salak değiliz Das Capital
okuduk ulan!
-Yine o boku yemedin inşallah!
-Perihan’la doktora gidiyorum. Sinirimi kontrol etmem için ilaç yazdı, onları yutuyorum. Bir de içkiyi
bırakmam gerekiyor çünkü tetikliyormuş.
-Perihan iyi kızdır. Severim biliyorsun. Dövme o kadını. Şarjöre basar gibi üç kelime etti ve tuvalete gitti. Sürekli mide bulantısıyla yaşamaya çalışmak gibi bir şey. İstatiksel olarak üç kuruşluk hayatta beş liralık yaşıyor gibiyim, gibiyiz. Ayrıca çan eğrisinin de ta amına koyayım.
Masanın kenarından birkaç peçete alıp ellerini kuruttu.
-Bak biliyorsun zamanında aynı boku ben de yedim. Kendini kötü hissetmen çok normal, Perihan’da
kendine biraz çeki düzen versin diye düşünebilirsin. Fakat böyle düşünme.
-Terapide miyiz Cevat!
-Haklısın, içelim.
-Hem Mine teyzeyi konuşuyorduk. Hangi ara konu bana Perihan’a geldi?
-Biz doğduğumuzda biri ateş etmiş ve gitmiş gibi hissediyorum. Sürekli kan kaybederek yaşıyor olduğumuza inanıyorum. Katılıyor musun?
-Evet.
-Katılacan tabi olum eşek osurmuyo. Bu yüzden acı çekenler birbirinin kardeşidir diyorum. Kan bağı
diye soracak olursan, kan değil ama aynı kurşunun yarasıyız biz. Ölene kadar kanayacağız. Başımızdaki dertler bizi işte hep Nietzsche edecek. Naçizane görüşüm bu.
-Saat kaç?

-Bire geliyor.
-Bak insanlar bu saatte plazalardan çıkıp yemeğe gidiyor. Tombullar salatalık, cılızlar adana dürüm
yiyor. Ben neyi düşünüyorum peki?
-(…)
-Annemin Akineton saatini. İşin özü şu ki; artık yaşamak istemiyorum. Bunu en iyi senin anlayacağını düşünüyorum yoldaş. Şimdi buradan geçmişe bakıp keşke Küçükbakkalköy’de koyduğumuz korsanda Hüseyin değil de ben ölseydim. Küçükken benim kırmadığım bir vazoyu ömür boyu tamir etmek için yaşıyor gibi hissediyorum. Bu iş ciddi Cengiz’im. Ölüm, ölene kadar hissettiklerinle alakalı. O geldiği zaman tanrı güzel şarkılar çalıyor olmalı. Hep Bergen hep Bergen değil hayat, biraz Ben Harper’da olmalı. Ne bileyim hep Türkiye değil de biraz da Miami istiyorum.
-Ardında bırakacakların peki?
-Bırakmak istemiyorum. Bunun için cinnet getiren insanlar var. Karısını, çocuğunu kesip intihar edenler. Ama ben kendi ormanımın hayvanıyım! Cinnet getirenler bu ormanda sırtlanlardır, ben filim. Sırtlanların amına koyayım. Ama bu bir tercih Cengiz’im.
-Benden ne istiyorsun?
-Sadece ufak bir rica. Araba kullanmayı öğret, hemen şimdi. Hesabı ödeyeyim kalkalım. Karacaahmet’in yan sokakları hep boş biliyorsun. Orada bir iki tur, hemen kaparım.

Hesabı kapattık. Karacaahmet değil Moda’dan denize bakan bir yokuşun başındayız. Uçurum bile
olamamış bir yükseklik, yerçekiminin istatiksel ayrıntıları, Perihan, annem ve motorun karanlık gücünün sesi.
-Eskiden Marlboro içerdim şimdi tütüne dönmüş gibi hissediyorum.
-Dönmek mi Allah korusun!
-Annem Akineton’unu kendi içmeli artık. Perihan iyi kızdı.
-Perihan bana çok kızdı. Bas şu gaza yeter artık!

İnan Ulaş Arslanboğan


X Hareketi

X Hareketi bir programa ve tüzüğe sahip olmaksızın, üyelik, disiplin, yemin, vaat vb. bağlayıcı ve
sınırlayıcı kavram ve uygulamaları içermeden, zamana ve coğrafi konuma bağlı kalmadan, dünyadaki
tüm insanları onların kendi imkanları ölçüsünde etkin kılmaya çalışır. Bir insanın kendini bu hareketin içinde görmesi ve bunu ifade etmesi başlıca etkinliktir.

Kendini herhangi bir ideolojinin tarafı olarak gören veya görmeyen, herhangi bir partiye üye olan veya olmayan her yaştan bütün insanlar, kategorileştirmeksizin bu oluşumun bir parçası ve aynı zamanda onun kurucu iradesidir. Burada söz konusu olan ilkelerdir:

1. X Hareketi, ortaya çıkmasına yani var olmasına sebep olan koşulların ortadan kalkması için
çalışır, varlık amacı kendi varlığına son vermektir.

2. Yazılı olan ve olmayan tarih bize göstermiştir ki bütün dinler insanlar arası ilişkileri düzenlemek
için geliştirilmişlerdir. İnsan toplulukları kendilerini nasıl yöneteceklerine dair kuralları geliştirirken,
gerek dünyevi gerek uhrevi olsun ödül ve ceza kavramlarını düzenlemenin ilk sırasına koymuştur.
Herhangi bir dinin olmadığı bir toplumda da geçerli olabilecek bu kavramlar toplulukların tüm günlük faaliyetlerini belirler olmuştur. Cezadan korkmak veya ödülü istemek dünyanın her yerinde ve bütün toplumlarda binlerce yıldır güncelliğini koruyan bir durum olduğuna göre, bunun belirli bir dinle ilgisi yoktur. X Hareketi ilke olarak bütün dinlerin ortak hareketidir.

3. Yazılı olan ve olmayan tarih bize göstermiştir ki “ulus” insanlık için çok yeni bir kavramdır.
İnsanlık binlerce yılda ulus nedir bilmeden üretim ve bölüşüm süreçlerinden geçmiştir fakat sermaye
birikimine bağlı olarak ortaya çıkan ve gelişen kapitalizm kan, ırk, soy, tarih, dil, kültür, din, coğrafya vb. kavramsal araçlarla dünyayı uluslara ayırmış ve finans kapitalin iktidarını güçlendirmiştir. Kendini neye göre tanımladığından bağımsız olarak ulusçular bölünmeyi kutsar ve akabinde ulusların eşitliğini veya eşitsizliğini savunur. “Ulus”, üzerine ne kadar ilerici tarihsel misyon yüklenirse yüklensin insanların eşitliğinin önünde bir engeldir. X Hareketi ilke olarak ulusların değil insanların eşitliğini, ulussuz bir dünyayı savunur.

4. Yazılı olan ve olmayan tarih bize göstermiştir ki insan topluluklarının kendilerini yönetmelerinin
tek aracı “devlet” değildir. Zamanda belirli bir anda ve belli bir coğrafyada bir devletten bahsediyorsak eğer bu aynı anda başka bir coğrafyada başka bir devletin var olduğu anlamına gelir. Bir devlet kendi varlığını başka bir devletin varlığıyla açıklar ve meşruiyet sağlar. Düzen kurmanın tek aracı devlet değildir. Devlet farklılıkları korumanın ve geliştirmenin değil tek tipleşmenin aracıdır. X Hareketi ilke olarak devletsiz bir dünyayı savunur ve bütün olası geçiş aşamalarını tartışılabilir kabul eder.

5. İnsanın temel faaliyeti üretimdir. İnsanlar birbirlerinin ihtiyaç duydukları “şey”leri üretir, dolayısıyla toplumsal üretime katılan insanlar kendi ihtiyaçlarını üretmek için üretim sürecinin içindedirler. Şeyleri metalaştırmak insanın doğasında yoktur, insanın doğasında yaşamak vardır. İnsanlık dünya çapında üretimi yani yaşamı planlayabileceği teknolojik seviyeye gelmiştir. İnsanlar, insanlığa fayda değil zarar verdiğini düşündükleri sektörleri kapatmalı ve ihtiyaçları temelinde dünya çapında örgütlenmiş, her bir bireyin içinde yer aldığı yeni bir üretim tarzını hayata geçirmelidir. X Hareketi bu olası yeni üretim tarzının tartışılacağı ve geliştirileceği platformların oluşması için imkanlar yaratır.

6. Kuruluş metni bütün dillere çevrilmelidir.


Volkan Burç

Fikirtepe

Haydarpaşa'dan evine mi döndün
oğlum!

orada raylara mı baktın,
orada ananı mı siktiler
orada karına tecavüz mü ettiler.
sonra karşıya mı geçtin
yarrak mı vardı karşıda
kan mı bastın vapura
fotoğraf mı çektin
otuz bir mi çektin
denize mi atladın
mendirekler götüne mi girdi de
geciktin!
buraya dön sikerim ecdadını!

Yeldeğirmeni diye bir şey var;
bilir haki okuyanlar
bilir istasyon soluyanlar
görmez, şahsi enkazlardan kurtulanlar
görmez onlar,
onları siktir et
bir sonraki durakta in
bir sonraki sevgilide in
bir sonraki cinnete gülümse
anlıyorsun. farkındasın,
farkındasın;
raylara rağmen raylarda olmanın

kanalizasyonlardan evine mi döndün
oğlum!

odan bombalanmış mıydı bulduğunda
yerinde miydi sikindirik kanepe
balkona mı çıktın sonra
yarrak mı vardı balkonda!
bira mı açtın
sigara mı yaktın/Yalvartır Otu
incitir kriz replikleriyle:
"bizi sikecekler oğlum"
seni araya kaynatacağız
seni ortamıza alacağız
götünden şırıngayla kan
alacağız
kan!

hadi davran kayıt cihazına
hadi davran adi serumlarına
bunlar önemli notalar
bunlar mühim enstrümanlar
es geçme,
es ver kendine;

Kadıköy, yalnızları, sever
Kadıköy yalnızları
İTER!
bilir Marmara' Denizine bakanlar
bilir, otel tepelerinden atlayanlar
görmez kağıt tabutlarla taşınanlar
bunlar önemli referanslar
akıllı ol ve
formanı giy, dışarısı serin!
sekiz sene penaltıları
üzer

bazen karanlığım
dahi yarasaları
formanı giy, dışarısı serin
dışarısı serin.

-üniformalara işe!

ters yöne girmiş bir araç gibiyim
-üniformalara işe!
otoparka çevrilmiş eski bir araziyim

-üniformalara işe!

elbette kaldırımdan yürümüyorum
-üniformalara işe!
gövdende eski bir batık gemiyim.

-üniformalara işe!

ne de olsa saygılı toprağım
ne de olsa kaliteli toprağım;
toprak,anı,hırs,aile,kafiye,toprak.
bunu sana söylemiştim:
-siklemeyeli yıllar oldu
dedem bana define haritası bırakmadı
gen haritası bıraktı!
risk haritası bıraktı!
deneysel sevmeler bıraktı
deney tüplerim götüne girsin!
sıvı alışverişine zam geldi,
alkol transferine zam, geldi
devlet baba götüne girsin!

devlet baba götüne girsin!

ağla, küfret, sus, saklan
durma
kayalara yaslan
kendine -derinleşmüsait
ol her nevi aparkata
müsait ol her numara krampona
saygılı ol
enjektörlere
saygılı ol
kroşelere
her yumruktan al nasibini
her kokudan al ederini
korkma!
dumanı bol bu coğrafyanın;
et kokmazsa, bina yıkılır
otopark içinde kalır
üzülme
ot içeriz, ağlarız
otoparklarda
deliririz
uçan tekmelere de poz veririz..
ayakkabılara kafa atarız.
endişelenme..
bunlar önemli spor olayları
bunlar yüzyılın müsabakaları
ölüsü bol bu antartikanın
yaşayanı dindar

antartika ananın amına girsin!

dip gürültüsü diye bir yer var burada
-sana her şeyimi vereceğim'le
başlıyor sokağı
ve lokomotifler perona yanaştı
ile devam ediyor
-ve lokomotifler peronda havaya uçtu
diye sona eriyor mahalledeki
demiryolu..

Söğütlüçeşme'den evine mi döndün
oğlum!
orada raylara mı baktın
orada, vızır vızır geçmekte olan
otobüs pencerelerine
sıkışmış insan kafalarına mı baktın!
orada ananı mı siktiler!
orada karına tecavüz mü ettiler
vagonlar götüne mi girdi de geciktin

buraya dön sikerim ecdadını!


Uluer Oksal Tiryaki 

Oy köleliğim - Hey koletiya min

Oy köleliğim, korunaklı bahçem
Kim demiş ki seni sevmiyorum diye
Öfkemi öldürdüm,sabıra yordum
Bir ağaç diktim bahçeye
Benim için öfkelensin, düşünsün diye.
Kaderim sensin az pişmiş bezelyem
Bir yüzüm kral,bir yüzüm köle…


Hey koletiya min, qesra min î bi ewle
Ki dibêje ez ji te hez nakim
Min hêrsa xwe kuşt bi navê sebrê
Û darek çand li qiraxek hewşê
Da kû ji dewsa min bifikire ,xwedî derkeve li hêrsê
Çarenûsa min tu ye baqila min a nîvkelî
Hêlek rûyê min hukumdar e,hêlek rûyê min koletî !


Mem Arat

AdıBatsın

"Geçen gün yine şiir yazıyorum
Ekip otosuna çekip dövdüler dizelerimi"

Sonunda geldi âmâ pornocu, yanında %8,5 alkollü kanayan zılgıt
Dünyada yerin yok ki bu neyin çabası, sefillik cabası
Yıldırım hızıyla nikâhlanmış azraille, yapcak cak cak cak bir şey yok
Bir maviyi dövmekten bahsediyor ve dilindeki irinle silahlanmış
Püskürüyor durmadan bahçe hortumu gibi çoğunlukla çamur
Odalar yalnızlıktan geberiyor, mevsim şimdi taş
Okey masaları bir mesih bekliyor pelerinli ve hilekâr
Çayhanelerde kurdeleli bahaneler hazırlanıyor
Aşkına bile tüp taktırmış, fazla yakmasın, ay sonu kederleri
Bir mahmur çocuğu olarak lojmanlarda sıkışık ve
Buz duvarlarda patlayan öksürük
Bir gün sen de sevişeceksin bir kazıkla, vakit daha muhallebi
Bir insana şarkılar yazdın, içinde paso para, cebinde ısırgan otları
Sen kusursuz bir hatasın tanrının açık hava müzesinde
Sen bir ilkbaharın bir türlü gelmeyişi
Sen ahşap pencereli göklerde tahtakurdu
Sen bir aşkın amortisi bile değilken
Lütfen
Bu dünyadan çek ellerini

Onur Sakarya

Jeremy Profit: Artık protesto etmiyorlar, intihar ediyorlar

Söyleşi: Erman Akçay
Çeviri: Evren Evrim Önal

Jeremy merhaba, söyleşiyi kabul ettiğin için teşekkürler. İnternet ortamında seninle ilgili
hiçbir bilgiye erişemedik. Dolayısıyla merak ediyoruz, bilinçli bir gizlenme söz konusu
mu?

Bununla ilgili ilginç birşeyler söylemek isterdim ama gerçek şu ki bir internet sitesi oluşturmak,
blog ya da facebook sayfası açmak gibi şeylerle hiç ilgilenmiyorum. İşlerimin görülmesi
ve bir dinamik elde etmek için bunu yapmam gerektiğini biliyorum ama zamanım yok. Bir
işimin olmasının yanı sıra evde çizim yapıyorum. Kendime her zaman şöyle diyorum: Görülmeye
değer olacak daha iyi çizimler yaptığımda, işlerimi sergileyeceğim. Ayrıca işlerim -ki 4
ya da 5 yaşından beri çiziyorum- oldukça büyük ve bir bilgisayar ekranından görebilmek kolay
değil. Bugünlerde ‘tumblr’da blog açmaya çalışıyorum… Yani, hayır, kasıtlı olarak gizlenmiyorum.

Çalışmalarında gözlemlediğimiz kadarıyla inatçı bir şekilde kaza, yaralanma, rehin
alınma, şiddet, intihar ve ölüm temalarına eğiliyorsun? Ölüme olan bu takıntı nereden
kaynaklanıyor? Neden böyle bir dil geliştirdiğini biraz açabilir misin?

Evet, işlerimde şiddet var. Kapitalist toplumda şiddet her yerde. Hatta medya ve televizyon
reklamları konfora ve barışa methiyeler dizse de, kapitalizm 1914’ten beri dünyanın her yerinde
kesintisiz savaşını sürdürüyor. Ciddi ciddi çizimler yapmaya başlamadan önce, punk müzikle ilgileniyordum, daha doğrusu gerçekten şiddet içeren bir tür olan grindcore ile. Grubumun adı “Öpstand”dı ve müziğimiz aşırı saldırgan, şarkı sözlerimiz oldukça politikti. Bir bakıma çizimlerimle de aynı şeyi yapmaya çalıştığımı düşünüyorum, politik unsurlar daha soyut olsa da.

Hikayeleri okumakta zorlanıyorum. Resimlerindeki katil ve kurban ilişkisi ile nasıl bir
dengeyi resmetmeye çalışıyorsun? Buna kapitalist sistem ve kurbanları diyebilir miyiz?

Hikayeler var tabi ama hikayelerin konusunu anlamak zor. Hikayeleri bozmak için bir sürü
şey birden koymaya çalışıyorum. Bu bazen işe yarıyor, bazen de hikayenin ne hakkında olduğu
anlaşılıyor ve ben başarısız olmuş oluyorum. Herkesin çizimlere farklı yorumlar getirmesi
hoşuma gidiyor. İnsanları çizimlerim hakkında konuşurken duymak biraz komik çünkü
her zaman benim hiç aklımdan geçmemiş hikayeler düşünüyorlar. Kapitalizm ve kurbanları…
Çizimlerimi yaparken içine günlük yaşamdan resimler koyuyorum, özellikle şiddet
barındıran savaş konulu fotoğraf gazeteciliğinden, kapitalizmin dünyanın dört bir yanında neden
olduğu yıkımdan. Çizimlerim bunların dışında bizim toplumumuzun depresyonu hakkında
konuşur. Emekçi sınıfın yıkımı gerçekleşti, tüketildi. İnsanlar, böylesine şiddet barındıran
bir toplumda, kolektif değişim umudundan yoksun bir şekilde, bireysel var oluş savaşı veriyorlar.

Artık kolektif bir umudu besleyecek, ayakta tutacak hiçbir şey yok.

Bordeaux’da yaşıyorsun; Fransa’da gündelik hayat, insanlar nasıl? Sanatın ve kültürün
merkezi olan batı’nın kültürel anlamda tıkanıklık yaşadığı bir döneme girdiğini düşünenler
var. Bu konuda bir şeyler söylemek ister misin?

Fransa’da günlük yaşam… Burası zengin bir ülke dolayısıyla her şeye sahipsiniz. Yani
ulaşım, altyapı, tesisler, bilgisayar, her yerde internet falan… Burada hayat, Peru’yla ya da
Somali’yle karşılaştırıldığında çok daha kolay. Ama tabi bu herkes için kolay olduğu anlamına
gelmiyor. Eğer bir işin yoksa, burada hayat hiç kolay değil. Eğer bir göçmensen ya da
müslümansan, bir işin bile olsa burada hayat hiç kolay değil çünkü çok büyük bir baskı altındasın
demektir. Ücretli çalışan birçok insan, “Yeter artık” der gibi çalıştığı fabrikada ya da
ofiste intihar ediyor. Son yıllarda sanki bu yeni bir fenomen. Antidepresan ilaç tüketiminde
dünya rekoru Fransa’nın. Bu ülkede iyi hissetmek çok zor. Sanırım bu duruma iki açıklama
getirilebilir. Herşeyden önce Fransa oldukça bireysel bir ülke ama aynı zamanda politik ve
kolektif düşünme konusunda da oldukça idealist. Günümüzde politik ve idealist duruş çökmüş
durumda. İşçi sınıfı hareketi ve sınıf savaşı yenik durumda. (Hemen söyleyeyim: İnsanlar
artık protesto etmiyor, intihar ediyorlar.) Ve artık kolektif bir umudu besleyecek, ayakta tutacak
hiçbir şey yok. Yani, Fransa depresif ve bireysel. Politikacılar asıl problemin göçmenlerden
ve müslümanlardan kaynaklandığına insanları inandırmaya çalışıyorlar. Gerçekten çok
utanç verici. Oldukça kapalı bir ülke ve bu daha ne kadar süre böyle devam edecek bilmiyorum.
Fransız baharına ihtiyacımız var!

Yapabileceğim ikinci açıklama ise -hatta bu sorduğun soruyu cevaplandırabilir belki-
Fransa’nın özellikle kültürel anlamda dünyanın gözünden düşmesi. Fransa geçmişte büyük
sanatçıları, yazarları, entellektüelleri ile önemli olan bir ülkeydi. Dünyadaki tüm ülkeler yeni
ve büyük şeyler yaratıyorlar şimdilerde. Belki Fransa da Batı Avrupa’nın tamamı gibi, kendiyle
ilgili şüpheye düşmüştür.

Bir sanatçı olarak yaşadığın düzene bakış açını öğrenebilir miyiz?

Kapitalist bir dünya. İnsanları kapitalizme karşı hiçbir şey bir arada tutamadığında, daima
aynı şey oluyor: eski kapitalist sistem sınıf atlıyor ve her şeye sahip oluyor. Ve kendi egemenliğini
meşrulaştırmak için ideoloji üreten, savaşlar çıkaran, petrol gaz gibi yeryüzü
kaynaklarını kontrol etmeye çalışan bir kapitalizm.

Sistemi değiştirmek için bir şeyler yapmak çok zor. Toplumu yalnızca kitle hareketinin
değiştirebileceğine inanıyorum. Yıllar önce Marxist hareketin içindeydim ve hala militarist
eyleme inancım tam. Ben kişisel olarak bırakmayı tercih ettim. Militan olmak yapılacak iyi
bir şeydi. Bana çok şey kazandırdı ama harekete hiçbir şey katmadığımı ve bu konuda da
kendimi iyi hissetmediğimi fark ettim. Ama kim bilir, belki ilerde devam ederim.

Bilmiyorum ama bir sanatçı olarak eğer işlerimin politik bir yanı varsa da, bu kesinlikle politika
yapmaktan ya da militan hareketten tamamen farklı. Çizimlerimle herhangi bir şeye karşı
gerçek bir mücadele verdiğimi düşünmüyorum. Yalnızca bu yaptığım şeyin daha verimli, etkili
olduğunu ve beni uyanık ve hayatta tuttuğunu hissediyorum.

Fransa’nın son dönemki dış politikalarını nasıl yorumluyorsun? Fransa’yı az da olsa
Anti-Amerikan buluyor musun? Ayrıca Arap Baharını ve benzeri hareketleri destekleyen
hatta doğrudan hareketin içinde yer alan batılı güçler için ne söylemek istersin? Sence
bir şeyleri değiştirebilirler mi?

Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri müttefikler. Sanki bazen her konuda tam olarak anlaşamıyorlar. Ama temelde aynı dış politika anlayışına sahipler. Fransa, Afganistan’da ABD
ile birlikte yer aldı ve daha sonra Libya’da. Şimdilerde Fransa gaz şirketlerini, petrol şirketlerini
ve başka diğer şirketleri savunmak için Mali’de.

Arap Baharı’na gelince… Orada neler olduğunu söylemek oldukça zor. O insanların düşüncelerini
dile getirmeleri çok olumlu bir şey ve protestolarıyla toplumu değiştirebilirler. Gerçekten
harika! Umarım batılı güçler ve Fransa hiçbir müdahalede bulunmaz ve insanlar kendi
seçimlerini yapar, kendi değişimlerini gerçekleştirirler. Batılı güçlerin herhangi bir yerde

olumlu etkilerde bulunabileceğine asla inanmayacağım.


Arz, talep ve mesele

Masklar konuşuyor Muhammed
gelip bana vahşi kapitalizmden bahsediyorlar
ben deri ceketimi giyip ortamı terk ediyorum
erdemli olmak için yok ediyorlar Muhammed
düşünebiliyor musun erdemli olmak için
bazen varlık şımarıklığı yapıyorsun, diye kızıyorum kendime
ve sonra gidip leş bir barda pogoya dalıyorum Muhammed
kulaklıklarımı takıp insanların arasında geziyorum
insanlar İngilizce tabela, insanlar yelkenli kulübü
insanlar iyi giyinen insanlar Muhammed
telaşımı anlamanı istiyorum, hiç hareketsizim ve çok telaşlıyım
çoğu kez koltuğumun altında bir kitap yok ve romantik değilim
hafıza yitimini çok eşsiz buluyorum Muhammed
tarih yitimi, düğmelerin çözümü, beyaz kıyafetlerin yakılması
ölüme alışmak, ölüme senfonik eser muamelesi yapmamak
ölümü bir cumartesi günü dolaşmaya çıkarmak
medeniyet bir gün gebermeyi ötelemektir Muhammed
bunun üzerine inşa edilmiştir
ben, şimdi, bunu, düşünürken, sen, şimdi, neyi, düşünüyorsun
düşüncenin saflığıyla bana gelip, beni öpebilir misin rica etsem
seni alıntılamak mecbur mu
senin bir yerlerde kalıp gelmemen mecburiyet mi
bir kış günü betona çarptığımda, gözümde ikonların bir anlamı kalmadığında
kime inanmamı bekliyorsun, sana mı, sana kartvizitini veren rahibe mi?
yoksa taksi beklediğimiz köşede kusuyor olmam
çok mu saykodelik bir durum senin gözünde Muhammed
benim şairleşmeyi seçmem falan
benim erkekleri öldürmek istemem falan
çok mu gerekli, çok mu olması gereken bir şey, çok mu az
sen telefonda çiçek siparişi ver, şimdiden benim için
ben sigortalı işimde, beni taşlamak isteyenlerle aynı betonu paylaşayım
bunlar az şeyler mi Muhammed
gelip tablomu yapanlar, gelip üzerime işeyenler, gelip bana bıçak çekenler
beni gerçekten gördüler canım, çünkü korkumu hissettiler
belki de gerçekten dünyanın yakıtı olumsuz bir şeydir Muhammed
bi düşün bunu sen
sonra lütfen hiçbir şey olmamış gibi gel
hiçbir şey olmadı çünkü
olamazdı zaten.

Emre Varışlı

Rüşvet, Uyuşturucu, Keyfi Uygulamalar..

“..rüşvet, uyuşturucu, keyfi uygulamalar, işkence gibi deşifre edilmiş eylemleriyle
kamuoyunun saygısını yitiren polis örgütüne iade-i itibar sağlamanın en masum yolu sinema
ve edebiyatın(popüler kültür, basın organları, medya) teşkilata dair kahramanlık hikayelerini
çoğaltmasıdır. seri katiller tam da böyle bir dönemde, hem toplumsal şiddetin bir ürünü hem
de sistem için bir can simidi olarak çıktılar tarih sahnesine..sinema, edebiyat ya da tv dizilerinde
onların motivasyonunu çözmek ve cinayetin kökenlerine inmek yerine, seri katillerin
şeytani bir canavara, vampir ya da kurt adam gibi bir yaratığa dönüştürülmeleri tercih edildi..
karşılarına konulan polisler ise mesleki becerilerinden çok insani özellikleriyle işlenecekti..

popüler kültürün polisleri gördüklerinin dehşetiyle zaman zaman yoldan çıksalar bile, ahlaki
açıdan sağlam, kuşkuya yer bırakmayacak kadar dürüsttüler.. hikayenin dramatik çatısını güçlendirmek için seri katile karşı özel bir intikam duygusu beslemeleri sıklıkla görülen bir
durumdur.. kendi acılarıyla baş etmekte zorlanırken, politikacıların basiretsizliği nedeniyle
düş kırıklıklarına da uğrarlar.. zaten pek çok şeyden mahrumdurlar.. “polislerin zorlu hayatlarını
biraz olsun kolaylaştırmak için adaletin ve kamuoyunun gerektiğinde bunların kimi
eylemlerine biraz göz yummalarının lüzumunu attan alta destekleyen bu popüler kültür, hani
kazayla da olsa, masum birinin temel haklarının istenmeden zedelenebileceğini ima ederler..”
yapılmak istenen polisin bakış açısını anlaşılır kılmak ve meşrulaştırmaktır..
ama asıl meşrulaştırılan sürüp giden politikalar, egemen sınıfın ideolojisidir..
birkaç resmi görevli -yani devlet- vardır karşımızda ve bu temsilcilerin defetmeye çalıştığı bir
bela..”

seri katiller 1 / fikret topallı

Karanlıkta Bir Kapı

gecenin çocukları uyuttuğu saatlerde
insanları boğan bir el gördüm
tanıdığım herkeste saklanan bir leke
ve toprağı sürükleyen caddeler boyu
taşların altında yatan yılanlar gördüm

neden insan kendi çölünde üşür
kumların altında bir vaha aramak niye
ayakların kan içinde
bedenin usulca ölür

ardında bir uçurum varken koşmak beyhude
bir an için dursan
sanki tüm dünya üzerine üşüşür

duvarları fark ettiğinde
o evi terk etmenin vakti gelmiştir
ve birisi varsa
bil ki içinde yanan bir hapishanedir
herkes son hızla ayrılırken
kapıları tutuşturmanın vakti gelmiştir

Rahmi Durmaz

hasar tespit raporu

zafer açıkgözoğlu’na
michale brown!a

rihterin ölçeğinin ölçemediği bir şiddetle sarstın beni…
wan soğuğa karşı duran bir çarşı kaşkoluydun boynumdan öpen

simsiyah güne doğdu herkes devlet ve tabiat hariç
kendi karasına yarasına bir iklime bir ikileme,
mahçup olmak da politik bir tavırdır sevgilim
bir kadın akaç erek düştü, kaç ölüm
ülke bundan sonra karanlık bir tüneldir
ethem’den berkin’e soma
kış gelirse geberelim soğuktan ama eve kömür alma

insanım diyenin selfisi siyahtır artık
ey cehennem mevsiminin burcundan doğanlar
bu ceset böyle kurtulacağını mı sandın
reyhanlo rojava roboski
ezidi ve kardeşleri ermeniler gibi
hangi ölümü ısıtır bir avuç battaniye.

menüde beton var toki var yer misin
başklarının mezarı ve mezhebisindir artık
yeryüzü ve galaksi regli
kronik sancım çocuk gelin
hakikat cömerttir hayat zamanla
organ fabrikasında ruh çöplüğüne döküldüm
cinayete kurban giden kadınlarla
acı bulaşıcıdır artık .

oysa sen bana yeryüzü ben sana okuyanus
ben seni formüle ettim zeka skordan sayılmaz
şimdi solan bir rüzgar gibi beyaz ç’öl
si-bir-ya- aaaaaaaaaaa

sen yelkeni kırık bir gemi ben soluğu kesik bi rüzgar
işte bu yüzden kovulduk okyanustan sarı sahraya.

sen yoktun bunlar olurken
kendime yeni bir din buldum tapınaklar ördüm
kalbim ellerimi parçaladı rüzgar ıslığımı çaldı
üstümden geçti trenler
rayların altında konserve kutularıydım plakalandım
yürüdüğümü yolları koluma aldım
yanlış evlere vardım kilitli konaklara

sen yoktu bunlar olduğunda
devletler hep yanlış atlara oynadılar
ve altılı yattı altında kaldılar

yoktun sen bunlar olduğunda
adorno annelere çattı
çocuklarına yanlış şarkılar söyletiyorlar diye
heideger kızar tabi babalara
devletin otoritenin askerleridir onlar

sonra bir baktım alsancak denize boğuluyordu
kuşların kirpikleri düşüyordu
hepimiz böceklerşmiştik
kudurmuş köpekleşmiştik
ensest mi dediniz bayım evet evet
dün yoktu dil yoktu din yoktu
bolca tecavüz bolca kıyım
ölüm soluyorken dünya
bütün kutsal kitaplar yalana çaldı
hem de her allahın günü

üçüncü dünya savaşı başladı
kimse bilmiyor sen,siz ,hiçbiriniz.
acil servisleri kapattı devlet tek tek tek
medya doğru haberler verdi kendine
kimse çamaşırını yakmadı suya
ekoloji biyoloji termoloji o da neeeee….
tıp tıp tıp

hepimiz öldürmüştük bir sevgiliyi biz seninle
aynı rüyanın terspektifiyiz
al işte sana evrenden çıkış bileti
kara tahtalardan çarmıha gerildim kalbimi kazığa
aklımı hayvana gözümü mile çevirdim
ve bir göktaşı gibi çarptın bana.

dibine düşen uzaktır biraz insana
erkek ve devlet aynı cinsiyettendir
çatlamış bir nar gibi ömrümüzün çentiği
unutmak mı aşk kadar imkansız
çünkü aşk hayatın sonsuzluğu
senin kadar güzel olabilir mi en korkunç günah
kalbim küçük bir el bombası
kuzu postuna bürünememiş kurt
içimde kopan bir çocuk sana doğru koşuyor
dünyanın iyiliklerini almış avuçlarında

beden tarlalarından hasat devam ediyor
ütopyaların aküsü yoğun bir tutkuyla güç kaybediyor
oksijen kaynağından dilimiz ve dudaklarımız…

koordinatları kurumsallaşmış dehşetin
adalet cinnetin temeli
hayattan uzaklaştırılan bir aklın
hakikate taşınmasının tam vakti
cehenneme hoş geldiniz

şey bakar mısınız şurada bişey olacaktı
dikkat et tehlikelidir şiir

içimi döktüm sana toplayalım mı beraber

mutlucan güvendir












ENE’L-HAK ENE’L-HALİK

Hürriyet asil bir tercihtir
İdealistliğim de bundandır.
Bundandır bu çığlık: bu dünya benim!
Bundan, bundandır enkaz-ı kainatı devralışım.
Yıkıma yaklaştıkça yüreğim,
yaratıcıya dikilmekte gözlerim;
öööyle kendi kendimi gözlerim;
ene’l-hak ene’l-halik diye çınlar sözlerim.
Siz hiç hayatınızda bir anarşist gördünüz mü?
Onun gözlerini ve gözlerindeki ışığı.
Onun yüzünü ve yüzünde dehrin yanışını.

Ey akıllara durgunluk veren sihirli söz!
Kır, kır ağızların mührünü, kır ki;
bitsin yüzyılların yanlış itikadı.

Törensiz bir dünya mümkün mü?
Ey büyük müjdeyi bekleyen şehrin gönlü!
Surları aştı zaferlerin kızıl gülü.

Dünya bir törenler bütünüdür.
Dünya bir törenler geleneğidir.
Haydi bir şenlik başlatmalıyız!

Ey barış türküleri çığıran kanlı statü!
Hiç denildi mi bir sultan için: Kahkahalarla düştü.
Devrim deliler kahkahasıdır.

Siz hiç sözle yanmış otorite gördünüz mü?
Asalet midir gökte savrulan, bir avuç kül mü?
Halk asalet için devrim yapar mı?

Ey kinini boşluklara haykıran kalabalık!
Yüzünü dön, fermanlar yanık.

Kılıç kuşananın, ferman Kendişah’ındır!
Başka şah istemeyişimiz, haysiyetimizdendir.
Açılın kapılar kendimize gidelim!

Ekmek, şarap ve peynir zaten bizim.
Gelişimiz asaletimizi kutlamak için.
Törenimiz suratınıza hakikati tükürmektir.

Burhan Şaylı

Açık Kalmış Üzerimize Sıçrayacak

defteri kapat
hadi
beni eski çağlardan
birine gönderelim

çağı atla pencereyi ört kalabalığı karart

sobanın yanı gardırop
sobanın üstü ocak
sobanın önü ev
sobanın ardı sığınak
iş bu şiir yaz günü sobadan konuşacak

defteri kapat
hadi
beni eski kadınlardan
birine önerelim

mantarı ye sigarayı iç seksi atlat

halının üstü hayat
halının altı çocukluk
halının yanı soğuk
halının ardı sokak
çayır çimen sırt üstü iş bu şiir
sabaha karşı halıdan konuşacak

defteri kapat
hadi
beni eski ustalardan
birine dinletelim

gölgeni tüket gövdeni sıyır kendini parlat

masanın üstü hasat
masanın önü otur
masanın yanı anlat
masanın altı heyhat
akşamüstü ardıç dibi iş bu şiir
masadan konuşacak

defteri kapat
hadi
beni eski hayvanlardan
birine çevirelim

deniz karanfil

A PROPOS DE NİCE (1930) ve ZERO DE CONDUTE(1933) FİLMLERİNDE JEAN VİGO OLMAK

Çocuk, bütün varoluş görüntüleriyle birlikte yaşamı biriktirir. Uçsuz bucaksız caddelerin katlanılmaz
bir boğuntu hâlini alışı, kırların biçim değiştirmesi, her seferinde büyük bir umutla başladığı
ama hep yenilgiyle sonuçlanan oyunlar acı verir ona. Sanki bütün bir kalabalık meydana toplamış,
çocuğu yanlışlıkla devirdiği vazo, söylememesi gereken bir söz ya da -neden olmasın- kesik kolu yüzünden yargılamaktadır. Çocuğun büyüklere, daha doğrusu bir fenomen olarak büyüklüğe, büyümeye itirazı, aynı zamanda onun iktidara, baskıya ve otoriteye de itirazıdır.

Jean Vigo 29 yıllık kısa yaşamı boyunca hep bu başkaldırıyı sürdürür. Yaşam öyküsü filmlerine
siner, gerçekliğin ve gerçekdışının alanı birbiriyle harmanlanır. Genç yaşta siyasi eylemleri nedeniyle
hapishanede öldürüldüğü düşünülen bir baba ve onu yatılı okula bırakmak zorunda kalan bir annenin
oğludur. Ailesi tarafından terk edildiği düşüncesi de, Vigo’nun bilincinde daima onu meşgul
eden bir soru işareti olarak kalacaktır. Nitekim bütün bir yaşamı boyunca daima baba imgesini boynunda taşır ve onu neredeyse hiç bırakmaz. Düşüncelerinden ödün vermediği için öldürülen anarşist baba modeli, o nereye giderse gitsin yakasında asılı durmaktadır. Bu veçhede kuşkusuz babanın ölümü, yalnızca onun hiçliğe karışması ve artık var olmayacak olması ile açıklanamaz. İdeal baba modelinin de yıkılışı, yerle bir oluşunun da bir ifadesidir aynı zamanda ölüm. Çocuğun kaçamadığı kendi geçmişi ve bugününün yenilgisinin bir ifadesi.

Anne tarafından yatılı okulun kapısından ansızın bırakılıverişi de Vigo’nun bilincinde anneye
olduğu kadar aslında bütün bu bırakılma hâllerine, terk edilişe, sanki kocaman bir caddenin ortasında
çırılçıplak bırakılmış olmanın yarattığı büyük yalnızlığa ve utanca da bir öfkeyi getirir beraberinde.
Fransa’da yaşar ve neredeyse bütün bir yaşamı boyunca hastadır. Verem olur ve sıcak havasının ona
iyi geleceği düşüncesi ile Nice’ye gider. Fakat ne yatılı okulun beton duvarlarında ne de Nice’de aradığı sıcak anne yüzünü bulamaz. Bütün bu yaşamsal acılardan çıkarır sinemasını. Sayıca az (yalnız
dört filme yeter ömrü), ama sinema tarihi açısından bakıldığında dev yapıtlar ortaya koymasındaki o
sanatsal büyü, sıra dışı bir bilincin de bir yansıması değil mi?

Jean Vigo’nun filmleri, içinde bulunduğu toplumsal, ekonomik, kültürel koşullardan bağımsız
bir tikellik olarak değerlendirilemez. Söz konusu dönemde Birinci Dünya Savaşı’ndan henüz çıkılmış, kentler talana uğramış, sınıflar arasındaki ayrım daha da keskinleşmiştir. Sanayileşme- modernleşmenin yarattığı buhran, kapitalizmin bütün insanal değerleri yerle bir edişi aynı zamanda toplumsal bir yabancılaşmayı da beraberinde getirmiştir. Savaşın psikolojik kalıntıları hâlen varlığını sürdürmektedir. Vigo, bilinç düzeyinde bu durumu çok daha derinlerde yaşayacaktır.

Bütün bu toplumsal koşullar dolayımında Jean Vigo’nun filmleri, şaşırtıcı -hatta neredeyse
hayrete düşürücü diyelim- bir özgüllük taşımaktadır. Filmlerini izlerken, kendisinin küçük bir oğlan
çocuğu olarak o karelerden birinde gizlendiğini, sonra ansızın çıkıverdiğini hissederiz. Sanki filmlerinin orta yerinde, her an çıkıp -özellikle Zero de Conduite’de daha belirgindir bu- “neden bırakıldım” sorusunu soracak, sonra da onu hep yargılayan, kapı önünde, yarı yolda bırakan yetişkinlere onları yargılayan bakışlarla bakacaktır. A Propes de Nice adlı politik-belgesel filmde sınıfsal karşıtlıkların belirginliği, film boyunca hiç konuşmanın yer almayışı, yan yana devinen insanların bile aslında birbirini göremeyişi tesadüf değildir. Söz konusu dönemde (1925-1930) Fransa’da yaşanan toplumsal yabancılaşma, sınıflar arasındaki dev uçurum, totaliter baskıların da izlerini büyük oranda taşımaktadır bu belgesel.

Gökyüzündeki havai fişek görüntüleriyle açılan belgesel filmde, burjuva yaşamı bütün o bolluğu
içinde resmedilirken, diğer yanda tabandaki yoksullarıyla, çamaşırcı kadınlarıyla, dere kenarındaki
çöp yığınlarıyla karşıtlıklar ustaca kurulur. Dev oyuncaklar, oyuncaklarla insanların bir anda yer
değiştirmesi, var olan her şeyin giderek grotesk bir hâl alması aynı zamanda bütün bu yenidünyanın
korkunç tahayyülünün de bir ifadesi olarak yorumlanabilir. A Propes de Nice’de başlangıçta süregelen neşeli atmosferin yerini boşluğa, hiçliğe, kuleden başlayarak bütün bir gökyüzünü kaplayan yangına bırakması, aslında bir anlamda gelecekteki karanlığın da bir ilk işareti olarak yorumlanabilir.

Vigo’nun filmlerindeki şiirsellik bütün bu çelişkilere karşı göstermiş olduğu olumsuzlamadan
da ileri gelmektedir. A Propes de Nice’de bir yanda gösteriş ve ihtişam içinde Fransa’nın varsıl kesimi yer alırken, diğer yanda halkın sefaletine dikkat çekilir. Yine 1933 yılında yapmış olduğu, kendisi de yatılı okulda okuduğu için yaşamöyküsel yönler de barındıran Zero de Conduite’de bürokrasinin uzandığı el, çocukların bilincinde adeta bir kırbaç gibi şaklar. Yatılı okuldaki çocukların, tatil sonrası okula dönüşleriyle başlayan filmde, öğrenciler gözünden bütün bir sistemin çarpıklığı anlatılır. Öğretmenler ve okul yönetimi, çocuklardan daha çocuksulukla hatta anlamsızlıkla çizilmişlerdir. Uzun sakallı cüce müdür, şişman öğretmen, okul görevlisinin çocukları yakalama tutkusu olabildiğince komik bir hal alırlar. Okulda kaskatı bir baskı yönetimi kurulmuştur. Yatılı okuldaki çocukların pazar günü izinli olarak okuldan ayrılabilmelerinin tek yolu ise hal ve gidişten geçerli bir notu alabilmek olarak gösterilmiştir. Oysa çocukluk bir özgürlük alanı olduğuna göre hal ve gidiş notunun, kendileri de yaşam karşısında varlık edimlerini sorgulamamış öğretmenlerce verilmesi, bir saçmalık değilse nedir? Vigo’nun film boyunca sorguladığı tam da budur.

Zero de Conduite’de parçalı bir biçimde ilerleyen kurguda, özellikle “Sigara İçmek Yasaktır”
bölümüyle mevcut sistemin yasaklarının anlamsızlığı vurgulanırken, gölgelerin çok anlamlı kullanımı, karanlık sahnelerde siyah- beyaz karşıtlığı, şişman öğretmen ve biyoloji dersi, elinde tuttuğu iskeletle arasındaki karşıtlık yoluyla, okul bu filmde sistemin küçültülmüş bir mekânı da olur aynı zamanda. A. Propes de Nice’ye göre daha olumsal bir bitişe sahiptir. Anarşist birlik- beraberliğin yüceltildiği Zero de Conduite’de, çocukların okul yönetimine karşı örgütlenmeleri ve bu örgütlenişin var olan sistemi değiştireceğine dönük bir inanç da saklıdır.


Vigo’nun filmlerinin bir yerinde hep kendiliği ve özne olarak da kendisi vardır, demiştik. Örnek
verilecek olursa Zero de Conduite’de öğrenciler arasında yer alan Colin ile Vigo’nun yaşamı arasında
yadsınamayacak bir benzerlik söz konusudur. Filmin girişindeki tren kompartımanında, kompartımanın dışının is ve dumandan ibaret görünüşü, Colin’in arkadaşıyla hem trenin gidişini gösteren hem de aynı anda cinsel ilişkideki sürtünme anlamını taşıyan hareketi, bir özgürlük edimi olarak anlaşılmakla birlikte aynı zamanda Vigo’nun yatılı okul yıllarındaki tutsaklığın ve aynı zamanda da özgürlüğe duyduğu özlemin de bir yansıması. Yine filmde ilk bakışta bir ayrıntı olarak görülebilecek olan Fasulye Ana ve hapishane gibi bir mekân olarak resmedilen, aynı zamanda Colin’in annesi Fasulye Ana’nın yeri ve Fasulye Ana’nın resmedilme biçimi oldukça ilginçlik taşımaktadır.

Fasulye Ana, üstünkörü bir bakışla sevimli bir anne modeli olarak düşünülebilecek bir kişidirfakat
yakından bakıldığında oğlu Colin ve diğer çocuklara karşı tutumunun belirsizliği dikkati çeker.
Colin, öğretmenlerinden kaçarken annesi Fasulye Ana’nın mekânına sığınmıştır fakat mekânın yer
altında hücreyi andıran bir yer oluşu, toplumsal şiddetin kadın/anne üzerindeki tahakkümünün bir göstergesi gibidir. Okulda yaşananlara karşı hiçbir müdahalesi/ karşı çıkışı olmaz örneğin Fasulye Ana’nın. Onu yalnız Colin’in anlatımıyla, eylemleri için öğrencilere yardım edeceğinin Colin aracılığıyla aktarılması yoluyla tanırız. Bunun dışında Fasulye Ana’nın okulda yaşanan hiçbir şeye karşı bir müdahalesi bulunmaz. O yalnız Colin’in (aslında Vigo’nun) zihninde bir siluet olarak beliriveren anne modelidir. Tıpkı, Vigo’nun bilincinde yalnızca onu yatılı okula bıraktığı hâliyle var olan ve orada kalan annesi gibi. Bu dolayımda okulun öğrencilerin isteklerine kulak verip onlarla ilgilenen tek öğretmeninin Vigo’nun anarşizmine yakın bir çerçevede çizilmesi ve Şarlo tipine benzer oluşu, onun çok genç yaşta öldürülen babası arasında bir yakınlık bulunduğunu düşünmemiz açısından belirleyici olmaktadır.

Örnekler çoğaltılabilir. Fakat ben şimdilik bu ana hatlarda durmayı tercih edeceğim. Aslında
Jean Vigo, filmleriyle bir anlamda bugüne ve bugünün insanına sesleniyor. Onun bir yönetmen olarak
evrenselliği tam da burada yatmaktadır. Kendisini yargılayanlara, bütün bir sisteme, dikta yönetimine, çocuğun kendiliğindenliğiyle ve itiraz bayrağını taşıyarak yanıt veriyor. Hiç büyümeyen, büyürse her an kirleniverecek olan varlığıyla ve varlığının bütün o masumiyetiyle düşürüyor iktidarın yüzünü. Bu yüzden her adımında yasaklanıyor, hep sansürle, toplumsal tahakkümle boğuşmak zorunda bırakılıyor. Her dehâ gibi sürgün yolları bekliyor onu.

Sözü Jean Vigo’ya bırakalım. Zero de Conduite filminde yatılı okuldaki çocukların ağzından
söylenen şu sözler bugün bizim için de yol açıcı, hatta esinleyici olabilir.

"Ya özgürlük, ya da ölüm!"
"Kahrolsun öğretmenler ve cezaları!"
"Bayrağımız yükselmeli!"
"Çürümüş eski kitaplar ve konserve kutuları ile savaşacağız!"

Kendi yaşam serüvenimizde bizler de iktidar baskısı ve haksızlıklarına karşı bugünümüzü inşa
adına böylesi bir bilinçle geleceğe seslenebilir miyiz? Ne dersiniz?

Özgün Ergen





Dikkat! Sinemada Anarşist Var - Jean Vigo

Kısa yaşamına dört film sığdıran, anarşist Vigo, bu filmlerle sinema tarihine unutulmayacak şekilde
ismini kazımayı başardı. Filmlerini çektiği dönemde büyük yankılar uyandıran ve filmleri sansürlere
uğrayan Vigo, birçok deha gibi ancak ölümünden sonra değeri anlaşılan bir yönetmen
oldu.

Jean Vigo’nun hayatı ilginçti. Miguel Almereyda adında bir anarşistin ve bir başka radikal genç
olan Emily Clero nun oğlu olrak 26 nisan 1905 de Paris’te doğdu. Babası esrarengiz biçimde (?)
Eresnes hapishanesinde 13 Ağustos 1917 de öldü. Jean Vigo nun vesayeti Gabriel Aubes e verildi.
Jaen hasta görünümlü bir çocuktu ve Aubes’in evine getirildikten sonra birkaç hafta daha hasta
olarak yattı. Bu arada Aubes Vigo’nun kaydını yaptırmak için okul bulmaya çalışıyordu. Jean Sales
adında bir yatılı okula gönderildi. 1922 de Paris’e annesiyle birlikte yaşamak için döndü. Daha
sonra Sorbonne a taşındı. Bir manifaturacının kızı olan Elisabeth Lozinska ile tanıştı ve evlendi.
Franco film stüdyolarında kameraman asistanı olarak çalıştı. Bir ay sonra işten ayrıldı. İkinci el
bir Debrie alarak yapabildiğince film çekmeye başladı. İlk filmi A pronos de Nice i bu dönemde
çekti.

Diğer Filmleri : Taris, Hal ve gidiş sıfır ( zero de conduite), L’Atalante…

Vigo’nun başyapıtı olarak kabul edilen hal ve gidiş sıfır, fransız eğitim sistemine vurulan bir darbe
olarak değerlendirilmiş ve sansürlenmiş, gösterimi ancak 1945 yılında gerçekleşebilmişti. Vigo’nun
anarşist zihniyetini ve otorite karşıtlığını yatılı bir okulda kalan çocuklarla, onların isyanıyla
vurgulayan film, sinema tarihinde “şairane gerçekçilik” olarak adlandırılan akımın da en
önemli filmi olarak ifade edilir.

AkşamÜstüSaatBeş Voll III


8 Ekim 2015 Perşembe

buğulu gerçek

ipi uzun boynu ince ufku kara zamanlar
kırıldı kırılacak bir ayna mıydı hakikat

düşülsün ol tarihe ki : esriyen bir bedeni
hiç bir kuvvet yenemez !

sesiyle neşesiyle kuşların ağaçların
geçiyoruz içinden bir buğulu gerçekliğin
klişesi tarihin esintiyle yerle bir.

eşiğinde bir gölgenin boşalıyor zemberek
çıkıyoruz zıvanadan çarşı pazar sokaklar

düştüğü yerde ethem’in bir haziran bir isyan
ellerinde yapraklar parktan parka çocuklar.

aşılırken ses duvarı kanatları hafızanın
aynı hızla daha bir : olmaya devlet cihanda
bir nefes sıhhat gibi !

k a h r o l s u n h a y a t k i b a ğ z ı ş e y l e r b a r i k a t !
şimdi her yer biber gazı şimdi her yer hakikat !

dört kıtada yakılmalı otuz iki kısım tekmili birden
başı sonu aynı filmin gaz kaçıran bi devlet.

bir isyana girizgahtır:yapraklanan hürriyet !

bir bedenden bir bedene eksilirken adımlar
gecenin karasında kör noktada pusuya
kıyım kıyım bir temmuz bin yıllık bir ekimoz
hepimiz bir aliyiz öldük artık vurmayın !

can şişeden çıkar olmuş kıranlara bin selam!



gaz bul kazım

bazan kendimi balkondan aşağı atıyorum
üst üste düşüyorum, paramparçayım günlice
ur mudur düşmek, durmayan arabalar
it midir kan bitmiyor çarpışmak
koynumda asfaltı eritiyorum, boynumda asılı bi kumsal
kumsalda bi koala besliyorum, öpüşüyoruz zaman zaman
kazım kıskanıyor

bazan balkona barikat kuruyorum
büst büste koyuyorum, sökmekteyim putları kimden
yak müdür üşümek, kuşlayan taşlar
git müdür sapan bilmiyor çatışmak
koynumda bi başbakanı okşuyorum, boynumda kirli elleri
ellerine kezzap döküyorum, oyuyorum gözlerini
yoluyorum bıyıklarını, buzlu göbek deliğime dikiyorum tek tek
kazım anayasal bir harp

götünden firar eden gazeteciler gördüm işte bilirsin küçük küçük götler
türemek içindir, mitoz bölünür mitler çoğalamaz bir arada yürür itler
it midir yok sanmam, koynumda bir vücudu soyuyorum
kıllı bir vücut bu, kalbinin yerinde kıl dönmesi var
kustu pislik herif yazar dolu midesini of leş
ki leş gibi zemzem kokuyor ağzı
ağzına aldı şimdi yalamakta
ince uzun bir cop
tv izliyor kazım

bazan balkonu havaya uçuruyorum
yerlebir ediyorum balkonu
bana gaz bul kazım diyorum
kazım balkon taklidi yapıyor
kazım’ı kafa kola alıyorum
sis atıyoruz birbirimize, kazım kim
her seçimde kazıma oy veriyorum
beni hortumlasın istiyorum memleketi satsın.
hepimiz hapse girelim, bu bir emirdir kazım özgür ol
hepimiz hapse girmeliyiz kazım yalnız kalmalı
bilirsin özgürlük yalnızlıkla mümkün

bazen balkonun adını değiştiriyorum
kazım demiyorum ona, örneğin peygamber diyorum
ve kazım kendine tapıyor
balkon artık kabe
etrafında dönüyoruz balkonun, kazım’la el ele
sevişesim geliyor ama günah
kazım’a tecavüz ediyorum
imam nikahı kıyıyorum üstüne, kafam rahat
günde beş vakit kazım

peter pan

yım yım örgütü 1. meşruniyet bildirgesi

cuma niyazında zeytinburnu’nda toplanıyoruz
sirkeci’ye kadar trenlerden sarkıyoruz
vapurları boyuyoruz eminönü’nde bazan yeşil bazan siyaha
çalan bir kedinin elinden tutuyoruz kız kulesi açıklarında
senelerce boğuluyoruz birkaç saniye surmuş zaman

gözlerimiz açılınca gece, kapanınca çimen caddelere dizik
kargalar leş şehri yemiş
içim buğulanıyor kaç kaburgam kırık nasıl da su toplamış ayaklarım
yoksa uçmuyor muyduk yaprak çiziyorken kamışlara

her cumartesi ayazında taksim’den toplanıyoruz
trt binasına kadar bozuk çekiyoruz, karlı ekran
sonra birden görüntü berraklaşıyor amirim net
bütün karakol diplerine kamera kurulacak,
yayın emniyet.net’den

kuşdili mezarına araba dökmüşler
şu yoğurtçu’yu yımyımlasakta mı saklasak
bütün çocuk karakolları kreş, kadıköy belediyesi lunapark olacak!

her pazar hipodromda coplanıyoruz
ölülerimizi gömüyoruz doğduğumuz yere.
uzaya kadar minibüsle ayakta gidiyoruz
yıldızları soyuyoruz
susan bir kedinin tırnaklarını görüyoruz karaya vurduğumuzda
gözlerimiz bir açılıp bir kapanıyor
son kumsal da yitirilmiş

her pazartesi vergi dairesinde uyanıyoruz.
bir kahve daha içiyoruz olağana karşı bir doz daha cinayet
bir poz daha öğle molası bir koz daha ihale
suç aletimiz kravat, koltukaltlarımız leş para kokusu
bir karga yanaşıyor korkuluğumuza
bir yorgunluk birası daha yımyımlıyoruz
bir toz bezi, biraz arap sabunuyla salıya uyuyoruz
gözlerimiz bir kapanıp bir açılıyor arap kağıdından jokerler yaparken
son kumsalda yitirilmişiz

her salıyı, çarşambayı ve perşembeyi unutuyorsun
cuma niyazından çıkıp aramıza karışıyorsun
omzunuza çarpıyorum yolda yürürken
ezilen bir kedinin ardından ağlıyorsun açık tribün arkasında
maçtan önce bağırıyorum maçtan sonra sesimiz kısık
duvarlara yazıyorum:
stadyumlar, kerhaneler, bisikletler, birahaneler beleş olacak!
anlamıyorlar,
yımyımsak bir bildiğimiz var

müslüm çizmeci

küçük kara balık'la söyleşi - 21. lgbti onur haftası trans yürüyüşü sonrası


21. lgbt onur haftası
23 haziran 2013
ONUR YÜRÜYÜŞÜ sonrası tünel'de tünedik.
#direnayol

evrim: naber?
küçük kara balık: iyiyim, siz nasılsınız?
evrim: siz deme, sen de.
küçük kara balık: iyi. sen nasılsın?
evrim: iyiyim ben de. teşekkür ederim..
hakan: bana sigara yok mu ya?
evrim: al..

evrim: ee, anlat bakalım.. şu GEZİ olaylarıyla ilgili fikrini merak ediyorum öncelikle. ne düşünüyosun GEZİ olaylarıyla ilgili?
küçük kara balık: GEZİ olaylarıyla ilgili.. eski haline dönmesini istiyorum.
hakan: eski hali nasıldı ki yani? şimdi nasıl?
küçük kara balık: şimdi POLİS.. (duraklar)
hakan: şimdi bilmiyoruz zaten..
küçük kara balık: yani POLİS ele geçirdi orayı. eski hali gibi olmasını istiyoruz. herkes gezsin, tanısın, görsün..
evrim: eski hali nasıldı?
küçük kara balık: eski hali.. (duraklar)
evrim: hangi eski hali? çadırlar kurulduğundaki hali mi yoksa çok daha öncesinden mi söz ediyosun?
küçük kara balık: daha öncesi.
evrim: sen hep oraya mı gidiyodun?
küçük kara balık: ben hep ordaydım. yani arada gidiyodum.
evrim: asıl GEZİ sakini sendin yani.. asıl orada yaşayan sendin değil mi, biz değildik.
küçük kara balık: evet.
evrim: biz sonradan geldik. sen hep oradaydın.
küçük kara balık: yani..
evrim: o zamanlar nasıldı orası?
küçük kara balık: o zamanlar çok iyiydi ya, şimdikinden kat kat iyiydi. arkadaşlarımızla GEZİyoduk, yiyip içiyoduk.. kendimize arkadaşlar yaptık, yeni insanlarla tanıştık.. bir çok insan oraya gezmeye geliyodu. turistinden tut yabancısına, işte, arabından tut türküne herkes GEZİyodu yani orda..
evrim: sonra ne oldu?
küçük kara balık: sonra başbakan recep TAYYİP erdoğan oraya bi AVEME(dir) yapmaya karar verdi(!). sonra, HALK da buna İZİN VERMEDİ, yapılmasını istemedi.
evrim: sen de o HALKın içinde misin?
küçük kara balık: evet.
evrim: sen ne istiyosun? AVEME yapılmasını istiyo musun?
küçük kara balık: herşey normale dönsün istiyorum. hayır.
hakan: çadırlar kurulmadan önce siz ne yapıyodunuz orda, merak ediyorum.. daha mı mutluydunuz? bu çadırlar olmadan önce, protestolar olmadan önce.. çadırların olduğu zaman mı daha iyiydi, çadırlardan önce mi daha iyiydi?
küçük kara balık: aslında ikisi de iyiydi de.. çadır varken bence daha iyiydi.
evrim: neden?
küçük kara balık: bence oranın yapılmasına ENGEL OLsunlar.
evrim: çadırlar varken sen ne yaptın orda?
küçük kara balık: çadırlar varken yeni insanlarla tanıştım, çadırları ziyaret ettim, selamlaştım, gezdim..
hakan: kötü davranan oldu mu sana?
küçük kara balık: hayır.. ne olursa olsun, yani, lazından tut kürdüne çerkezine kadar HERKES KARDEŞ yani.. AYRIMCILIK OLMAZ (OLSUN).
evrim: haklısın ya, harikasın..
küçük kara balık: bende AYRIMCI lık olmaz. DÜNYA insanı güzel insan.
evrim: sen de çok güzelsin..
küçük kara balık: teşekkür ederim.
hakan: gece nerede kalıyosun? burda uyuyo musun?
küçük kara balık: yani.. uyuyorum, GEZİyorum, bazen sabaha kadar bir yerde oturuyorum arkadaş yapıyorum kendime..yeni insanlarla tanışıp muhabbet ediyorum. onlarla kalıyorum bazen, evlerine davet ediyolar. evlerinde de kalabiliyorum.
hakan: para veren oluyo mu?
küçük kara balık: oluyodu. param olmayınca bile, bir yerde oturup şarkı söylüyodum, gelip geçen para veriyodu yani.. turistlerden alamadım da, buranın insanlarından alabildim. aldıklarım çok iyi insanlardı yani. lokanta yanlarında abilerle tanışıyodum, olaylarımızı anlatıyodum falan filan..nerde kalıyosun diyolardı. ben gayrettepe'de oturuyodum diyodum ama burda sabahlamaya geldim diyodum, burda gezmeye geldim diyodum, DİRENmeye geldim diyodum..
evrim: yerim seni ya..
küçük kara balık: işte, abilerle de tanışıyoduk öyle. soruyolardı karnın aç mı falan. ben de aç olursam “açım” derdim, aç olmazsam da “teşekkür ederim, afiyet olsun” derdim..muhabbeti arttırırdım öyle.

hakan: nerelisiniz siz?
küçük kara balık: bayburtluyum.
hakan: baban mı bayburtlu?
küçük kara balık: yok, annem bayburtlu.
hakan: baban?
küçük kara balık: babam gümüşhaneli.
hakan: neden gümüşhaneli değilsin de bayburtlusun?
küçük kara balık: yani.. aralarında bi FARK YOK.
hakan: ne zaman gördün babanı?
küçük kara balık: altı aylıkken gördüm..
hakan: sonra?
küçük kara balık: vefat etti..
hakan: başın sağolsun.
küçük kara balık: şey, pardon, daha bir yaşıma girdim, ondan sonra gördüm.
hakan: şimdi kaç yaşındasın?
küçük kara balık: on dört.
hakan: çok olmuş.
küçük kara balık: hmmm..
hakan: annen..
küçük kara balık: ııı.. şu an annemle kalıyorum.
hakan: gayrettepe'de mi?
küçük kara balık: evet.
hakan: oralar da güzel di mi?
küçük kara balık: çok güzel.
hakan: metroyla mı gidip geliyosun?
küçük kara balık: evet, hıhıımm.. meydandan biniyorum, iki üç durak var arada, pek fazla fark yok.

hakan: GAZ YEdin mi hiç?
küçük kara balık: yani.. birkaç kere GAZ YEdim ama farkettim ki bünyem birçok insandan çok daha kuvvetli.

evrim: okul hakkında ne düşünüyosun?
küçük kara balık: ilkokulu bitirdim, liseye geçiyorum.. okumayı tercih ederim. SOKAK insanı olmak istemem. ya İLLA Kİ SOKAKta kalırım ama okulu bırakma anlamına gelmez.
evrim: devam edecek misin? istiyo musun?
küçük kara balık: illa ki. istiyorum.
evrim: neden?
küçük kara balık: yani sokak insanlarının bir çoğuna bakıyosun, bi sigara alacak parası bile yok. yani bi simit alacak parası bile yok. öyle olmak istemiyorum ben. param cebimde olsun,  büyüyünce evlenip yuva kurmak istiyorum. sevdiğim KIZa kavuşmak İSTİYORUM.
hakan: var mı sevdiğin KIZ?
küçük kara balık: var..
(gülümsüyoruz..)

evrim: ne söylemek istersin başka?
küçük kara balık: şu an, ayıptır söylemesi ama, cebimde param olsun gezmek isterim. sevdiğim kızın yanımda olması.. el ele tutuşup gezerdim. ne isterse alırdım.

evrim: seni rahatsız eden birşeyler var mı bu dünyada?
küçük kara balık: e, illa ki.. mesela POLİS'lerin GAZ SIKması zoruma gidiyo.. bence hepsi TAYYİP'in emirleri.
hakan: peki haklılar mı?
küçük kara balık: illa ki kentsel dönüşüm olcak ama hani, bence TAYYİP'in yaptığı ÇOK AYIP BİŞİ (AYOL) yani.
evrim: biz hep TAKSİM ve GEZİ çevresinde dolaştık, hep onunla ilgili sorular sorduk sana. senin hayatta şu an en çok istediğin şey ne?
küçük kara balık: en çok istediğim.. yani.. küçüklüğüme geri dönmek isterim. en baştan başlamak isterim..


küçük kara balık: abla siz sevgili misiniz? (güneş gözlüklerinin üzerinden bakar, gülümser, işaret parmaklarını ileri doğru uzatır, birbirine sürter biteviye..)
evrim: hakan bak, küçük kara balık ne diyo..
hakan: bence öyleyiz..
evrim: gökkuşağı gibiyiz..




“faşizme karşı bacak omuza..”