1 Kasım 2015 Pazar

A PROPOS DE NİCE (1930) ve ZERO DE CONDUTE(1933) FİLMLERİNDE JEAN VİGO OLMAK

Çocuk, bütün varoluş görüntüleriyle birlikte yaşamı biriktirir. Uçsuz bucaksız caddelerin katlanılmaz
bir boğuntu hâlini alışı, kırların biçim değiştirmesi, her seferinde büyük bir umutla başladığı
ama hep yenilgiyle sonuçlanan oyunlar acı verir ona. Sanki bütün bir kalabalık meydana toplamış,
çocuğu yanlışlıkla devirdiği vazo, söylememesi gereken bir söz ya da -neden olmasın- kesik kolu yüzünden yargılamaktadır. Çocuğun büyüklere, daha doğrusu bir fenomen olarak büyüklüğe, büyümeye itirazı, aynı zamanda onun iktidara, baskıya ve otoriteye de itirazıdır.

Jean Vigo 29 yıllık kısa yaşamı boyunca hep bu başkaldırıyı sürdürür. Yaşam öyküsü filmlerine
siner, gerçekliğin ve gerçekdışının alanı birbiriyle harmanlanır. Genç yaşta siyasi eylemleri nedeniyle
hapishanede öldürüldüğü düşünülen bir baba ve onu yatılı okula bırakmak zorunda kalan bir annenin
oğludur. Ailesi tarafından terk edildiği düşüncesi de, Vigo’nun bilincinde daima onu meşgul
eden bir soru işareti olarak kalacaktır. Nitekim bütün bir yaşamı boyunca daima baba imgesini boynunda taşır ve onu neredeyse hiç bırakmaz. Düşüncelerinden ödün vermediği için öldürülen anarşist baba modeli, o nereye giderse gitsin yakasında asılı durmaktadır. Bu veçhede kuşkusuz babanın ölümü, yalnızca onun hiçliğe karışması ve artık var olmayacak olması ile açıklanamaz. İdeal baba modelinin de yıkılışı, yerle bir oluşunun da bir ifadesidir aynı zamanda ölüm. Çocuğun kaçamadığı kendi geçmişi ve bugününün yenilgisinin bir ifadesi.

Anne tarafından yatılı okulun kapısından ansızın bırakılıverişi de Vigo’nun bilincinde anneye
olduğu kadar aslında bütün bu bırakılma hâllerine, terk edilişe, sanki kocaman bir caddenin ortasında
çırılçıplak bırakılmış olmanın yarattığı büyük yalnızlığa ve utanca da bir öfkeyi getirir beraberinde.
Fransa’da yaşar ve neredeyse bütün bir yaşamı boyunca hastadır. Verem olur ve sıcak havasının ona
iyi geleceği düşüncesi ile Nice’ye gider. Fakat ne yatılı okulun beton duvarlarında ne de Nice’de aradığı sıcak anne yüzünü bulamaz. Bütün bu yaşamsal acılardan çıkarır sinemasını. Sayıca az (yalnız
dört filme yeter ömrü), ama sinema tarihi açısından bakıldığında dev yapıtlar ortaya koymasındaki o
sanatsal büyü, sıra dışı bir bilincin de bir yansıması değil mi?

Jean Vigo’nun filmleri, içinde bulunduğu toplumsal, ekonomik, kültürel koşullardan bağımsız
bir tikellik olarak değerlendirilemez. Söz konusu dönemde Birinci Dünya Savaşı’ndan henüz çıkılmış, kentler talana uğramış, sınıflar arasındaki ayrım daha da keskinleşmiştir. Sanayileşme- modernleşmenin yarattığı buhran, kapitalizmin bütün insanal değerleri yerle bir edişi aynı zamanda toplumsal bir yabancılaşmayı da beraberinde getirmiştir. Savaşın psikolojik kalıntıları hâlen varlığını sürdürmektedir. Vigo, bilinç düzeyinde bu durumu çok daha derinlerde yaşayacaktır.

Bütün bu toplumsal koşullar dolayımında Jean Vigo’nun filmleri, şaşırtıcı -hatta neredeyse
hayrete düşürücü diyelim- bir özgüllük taşımaktadır. Filmlerini izlerken, kendisinin küçük bir oğlan
çocuğu olarak o karelerden birinde gizlendiğini, sonra ansızın çıkıverdiğini hissederiz. Sanki filmlerinin orta yerinde, her an çıkıp -özellikle Zero de Conduite’de daha belirgindir bu- “neden bırakıldım” sorusunu soracak, sonra da onu hep yargılayan, kapı önünde, yarı yolda bırakan yetişkinlere onları yargılayan bakışlarla bakacaktır. A Propes de Nice adlı politik-belgesel filmde sınıfsal karşıtlıkların belirginliği, film boyunca hiç konuşmanın yer almayışı, yan yana devinen insanların bile aslında birbirini göremeyişi tesadüf değildir. Söz konusu dönemde (1925-1930) Fransa’da yaşanan toplumsal yabancılaşma, sınıflar arasındaki dev uçurum, totaliter baskıların da izlerini büyük oranda taşımaktadır bu belgesel.

Gökyüzündeki havai fişek görüntüleriyle açılan belgesel filmde, burjuva yaşamı bütün o bolluğu
içinde resmedilirken, diğer yanda tabandaki yoksullarıyla, çamaşırcı kadınlarıyla, dere kenarındaki
çöp yığınlarıyla karşıtlıklar ustaca kurulur. Dev oyuncaklar, oyuncaklarla insanların bir anda yer
değiştirmesi, var olan her şeyin giderek grotesk bir hâl alması aynı zamanda bütün bu yenidünyanın
korkunç tahayyülünün de bir ifadesi olarak yorumlanabilir. A Propes de Nice’de başlangıçta süregelen neşeli atmosferin yerini boşluğa, hiçliğe, kuleden başlayarak bütün bir gökyüzünü kaplayan yangına bırakması, aslında bir anlamda gelecekteki karanlığın da bir ilk işareti olarak yorumlanabilir.

Vigo’nun filmlerindeki şiirsellik bütün bu çelişkilere karşı göstermiş olduğu olumsuzlamadan
da ileri gelmektedir. A Propes de Nice’de bir yanda gösteriş ve ihtişam içinde Fransa’nın varsıl kesimi yer alırken, diğer yanda halkın sefaletine dikkat çekilir. Yine 1933 yılında yapmış olduğu, kendisi de yatılı okulda okuduğu için yaşamöyküsel yönler de barındıran Zero de Conduite’de bürokrasinin uzandığı el, çocukların bilincinde adeta bir kırbaç gibi şaklar. Yatılı okuldaki çocukların, tatil sonrası okula dönüşleriyle başlayan filmde, öğrenciler gözünden bütün bir sistemin çarpıklığı anlatılır. Öğretmenler ve okul yönetimi, çocuklardan daha çocuksulukla hatta anlamsızlıkla çizilmişlerdir. Uzun sakallı cüce müdür, şişman öğretmen, okul görevlisinin çocukları yakalama tutkusu olabildiğince komik bir hal alırlar. Okulda kaskatı bir baskı yönetimi kurulmuştur. Yatılı okuldaki çocukların pazar günü izinli olarak okuldan ayrılabilmelerinin tek yolu ise hal ve gidişten geçerli bir notu alabilmek olarak gösterilmiştir. Oysa çocukluk bir özgürlük alanı olduğuna göre hal ve gidiş notunun, kendileri de yaşam karşısında varlık edimlerini sorgulamamış öğretmenlerce verilmesi, bir saçmalık değilse nedir? Vigo’nun film boyunca sorguladığı tam da budur.

Zero de Conduite’de parçalı bir biçimde ilerleyen kurguda, özellikle “Sigara İçmek Yasaktır”
bölümüyle mevcut sistemin yasaklarının anlamsızlığı vurgulanırken, gölgelerin çok anlamlı kullanımı, karanlık sahnelerde siyah- beyaz karşıtlığı, şişman öğretmen ve biyoloji dersi, elinde tuttuğu iskeletle arasındaki karşıtlık yoluyla, okul bu filmde sistemin küçültülmüş bir mekânı da olur aynı zamanda. A. Propes de Nice’ye göre daha olumsal bir bitişe sahiptir. Anarşist birlik- beraberliğin yüceltildiği Zero de Conduite’de, çocukların okul yönetimine karşı örgütlenmeleri ve bu örgütlenişin var olan sistemi değiştireceğine dönük bir inanç da saklıdır.


Vigo’nun filmlerinin bir yerinde hep kendiliği ve özne olarak da kendisi vardır, demiştik. Örnek
verilecek olursa Zero de Conduite’de öğrenciler arasında yer alan Colin ile Vigo’nun yaşamı arasında
yadsınamayacak bir benzerlik söz konusudur. Filmin girişindeki tren kompartımanında, kompartımanın dışının is ve dumandan ibaret görünüşü, Colin’in arkadaşıyla hem trenin gidişini gösteren hem de aynı anda cinsel ilişkideki sürtünme anlamını taşıyan hareketi, bir özgürlük edimi olarak anlaşılmakla birlikte aynı zamanda Vigo’nun yatılı okul yıllarındaki tutsaklığın ve aynı zamanda da özgürlüğe duyduğu özlemin de bir yansıması. Yine filmde ilk bakışta bir ayrıntı olarak görülebilecek olan Fasulye Ana ve hapishane gibi bir mekân olarak resmedilen, aynı zamanda Colin’in annesi Fasulye Ana’nın yeri ve Fasulye Ana’nın resmedilme biçimi oldukça ilginçlik taşımaktadır.

Fasulye Ana, üstünkörü bir bakışla sevimli bir anne modeli olarak düşünülebilecek bir kişidirfakat
yakından bakıldığında oğlu Colin ve diğer çocuklara karşı tutumunun belirsizliği dikkati çeker.
Colin, öğretmenlerinden kaçarken annesi Fasulye Ana’nın mekânına sığınmıştır fakat mekânın yer
altında hücreyi andıran bir yer oluşu, toplumsal şiddetin kadın/anne üzerindeki tahakkümünün bir göstergesi gibidir. Okulda yaşananlara karşı hiçbir müdahalesi/ karşı çıkışı olmaz örneğin Fasulye Ana’nın. Onu yalnız Colin’in anlatımıyla, eylemleri için öğrencilere yardım edeceğinin Colin aracılığıyla aktarılması yoluyla tanırız. Bunun dışında Fasulye Ana’nın okulda yaşanan hiçbir şeye karşı bir müdahalesi bulunmaz. O yalnız Colin’in (aslında Vigo’nun) zihninde bir siluet olarak beliriveren anne modelidir. Tıpkı, Vigo’nun bilincinde yalnızca onu yatılı okula bıraktığı hâliyle var olan ve orada kalan annesi gibi. Bu dolayımda okulun öğrencilerin isteklerine kulak verip onlarla ilgilenen tek öğretmeninin Vigo’nun anarşizmine yakın bir çerçevede çizilmesi ve Şarlo tipine benzer oluşu, onun çok genç yaşta öldürülen babası arasında bir yakınlık bulunduğunu düşünmemiz açısından belirleyici olmaktadır.

Örnekler çoğaltılabilir. Fakat ben şimdilik bu ana hatlarda durmayı tercih edeceğim. Aslında
Jean Vigo, filmleriyle bir anlamda bugüne ve bugünün insanına sesleniyor. Onun bir yönetmen olarak
evrenselliği tam da burada yatmaktadır. Kendisini yargılayanlara, bütün bir sisteme, dikta yönetimine, çocuğun kendiliğindenliğiyle ve itiraz bayrağını taşıyarak yanıt veriyor. Hiç büyümeyen, büyürse her an kirleniverecek olan varlığıyla ve varlığının bütün o masumiyetiyle düşürüyor iktidarın yüzünü. Bu yüzden her adımında yasaklanıyor, hep sansürle, toplumsal tahakkümle boğuşmak zorunda bırakılıyor. Her dehâ gibi sürgün yolları bekliyor onu.

Sözü Jean Vigo’ya bırakalım. Zero de Conduite filminde yatılı okuldaki çocukların ağzından
söylenen şu sözler bugün bizim için de yol açıcı, hatta esinleyici olabilir.

"Ya özgürlük, ya da ölüm!"
"Kahrolsun öğretmenler ve cezaları!"
"Bayrağımız yükselmeli!"
"Çürümüş eski kitaplar ve konserve kutuları ile savaşacağız!"

Kendi yaşam serüvenimizde bizler de iktidar baskısı ve haksızlıklarına karşı bugünümüzü inşa
adına böylesi bir bilinçle geleceğe seslenebilir miyiz? Ne dersiniz?

Özgün Ergen





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder