sarı iş makinaları kadim bir nehri dövüyor dijital fotoğraflarda. düne göre daha suskunum. az önce haber okumaktan geldim ‘evde yoktum’.. oysa ne ilhan berk şiir yazıyor artık ne de adile naşit in uykudan önce si var.. şimdi savaş var..durdum iki saattir okuduğum yazılara baktım.. uğraşıma... ne yana dönsem bir haber kırıntısı görüyorum.. bu saat itibarıyla zehirliyim ben.
uluslar arası basın reyhanlı daki patlamada ölenlerin sayısını 170 civarında bildiriyor. bir kişi ile 170 kişinin ölümü arasındaki fark nedir. ölüm sayısal bir nicelik olarak kabul edilirse hep daha fazlasına öykünmez mi. bu bakımdan ölü sayısına 40 ya da 170 demek hangimizi daha çok ‘haklı’ yapar. üstelik bu saldırının, ipini koparmış gibi ortalığı vahşi bir şekilde yıkan sözüm ona ‘muhalif’ fundamentalist selefi danalar tarafından gerçekleştirildiği biz ülkemiz dışında nerdeyse sağır sultana bile ayan olmuşken... tam burda orwel in 1984’ünü anımsıyorum...’büyük birader in gözü senin üstünde’ ..anlaşılan büyük ve küçük olmak üzere her kalem biraderin gözü üzerimizde.. yoksa bu suskunluk kisvesine bürünmüş habis korkaklığımızı neye yorabiliriz..
kibrit kutusunu dijital cep telefonlarımızda baş parmağımız ve işaret parmağımız marifetiyle büyütüp ‘ev’ yaptık. sonra güncel eşyalar oyuncaklar alıp döşedik ve dünyayla bağımızı kesip kafamızı desenli yastıklarımıza desenli mutfak kokularımıza.. akrabalarımıza arkadaşlarımza alışkanlıklarımıza kredi kartlarımıza tamahkarlığımıza gömdük..kimse bize dokumanaz sandık bize her türlü dokundular..artık herşeyi biliyoruz dedik..cehaletin bu kadarının ancak bu piç tahsille mümkün olduğunu evrene biz öğretmiş olduk.. apartman dairelerinin kurallı köşelerindeki zavallılığımız bize yetmiyormuş gibi bir de bu kutunun içinde yeni bir sanal kutucuk yarattık.. adı televizyon aristodan aşırdığımız zehirli katarsis i şiar edinip o kutudaki monologlarla insan olmamızın doğal mirasından fersahlarca uzağa atıldık. türlü hilelerle..kirli oyunlarla inşa edilmiş mutfaklarından çıkma zehirli çikolataları ‘bağımsız haberler’ diye dinleyip kendimizi bir bok sandık... hastalıklı matruşkalar oluverdik kendi tekliğimize.
o sanal kutucukların dünyasındaki riyakarlığa pasifliğe ve tembelliğe teşne ruhumuzun kıçını serdiğimiz minderden reyhanlı yı seyrediyoruz şimdi. ölenlerin gerçek sayısı kaç acaba.
bizim adımıza allah beğenen, içtiğimiz ayranı bile tescilleyen kaç çocuk yapacağımızı bize kızgınca dikte eden büyük biraderimiz her yerde..upss işimizi kaybedebiliriz.. tezgaha gelebilir ‘kirli çamaşırlarımızı’ ortalığa serilmiş bulabiliriz. ..istikbalimiz.... peki ya çocuklarımız.. susalım mı .. susalım.... azalmak ve onurdan erdemden on binlerce yılın kanıyla teriyle emeğiyle akıl ve aşkıyla birikmiş bakiyesinden damıtılan bu mavi kürenin içinde sanal abdestli yeni sürüm sözüm ona ‘hayat’la yaşayalım öyle mi..bunca on bin yıllık birikimi ‘küfür’ sayıp paradaki sıfırları atar gibi yeni bir tarihe mi inanalım..
yanı başımızda insanlar bir birini boğazlarken. kadınlara alçakça tecavüz edilip erkeklerin kulakları burunları dudakları kesilirken biz hangi komedi dizisine güleceğiz. üstelik o estetikten zekadan yaratıcılıktan uzak zavallı -gerçekten zavallı- dizilerimize bile sansür uygulanırken..(zaten kendileri başlı başına sansürken)...kabul edelim biz müsvedde bir ömür yaşamaya zorlanmış zavallı çağdaşlarız.. hiçbir gücümüz yok...sabaha doğru herhangi birimizi o çok sevgili kutucuklarımızdaki desenli döşeklerden alıp zindana atsalar ne yapabiliriz. sırtımızın bu güneşi görmekten kamburlaşan sanal külhanbeyi cakalı aynası bir mobese kameranın izansız öksürüğüne pişti olsa derdimizi kime anlatırız.. savaş uçakları başımıza bomba yağdırsa ve biz henüz on dört yaşında olsak ölürken ne değişir. .teker teker hepimiz -pehheyyy- derya deniziz.. yakışıklı güzel zengin bilgili yaratıcı iyi kalpli iyi huylu tuttuğu koparan çalışkan hünerli iktidar sahibi ahlak sahibiyiz öyle mi(fallarımız ve burçlarımız bile bize sıfat devşirirken).. öyle olsun..ama kabul edelim bizler birer hiçiz toplamda.. bu cinayetler hepimizin suçu..katil olan aslında bizler değil miyiz ki. araba süsü bir biblo köpek figürü gibi kafamız gövdemizin içinde her devinimde bir o yana bir bu yana salınanlar bizler değil miyiz.
sarı iş makinaları kadim bir nehri dövüyor dijital fotoğraflarda. kabul edelim düne göre artık toplamda hepimiz biraz daha az ‘insan’ız...
adem yeşilyurt
17 Eylül 2015 Perşembe
dünyada küçük bir gün
ı.
küçük bir gün dünyada
akşamüstü saat beş
annelerin çocuklarına
kuşlarına koştuğu ağaçların
portakallar arasında
kıpır kıpır bi güneş.
saklı zaman bahçesinde elleri
kısacık bir ay olmuş şubat
gülün ömrü rüzgarda
dalgınlığı coğrafyanın
upuzun bi ağustos
uyanmışız kar yazında
pervazında pencerenin
kırlangıçlar arasından
çıkıp gelen bi güneş.
uzaktan çok uzaktan
es geçilmiş sokaklar
camların buğusundan
el sallayan çocuklar
hep birazdan inecek
güneşleri kendinden
çok beklenmiş yolcuya.
ıı.
otuzaltı ispanya
karakısabiryazdı
küçük bir gün dünyada
akşamüstü saat beş
devrim için hep erken
dünya için saat geç.
granada şehrinde
bir uçurum önünde
yıldızların arasında
bir küçük yıldız
güvercinler arasında
bir güvercin rüyamız.
küçük bir gün dünyada
akşamüstü saat beş
lorca için çok erken
dünya için saat geç.
akşamüstü saat beş
küçük bir gün dünyada
şiir için çok erken
dünya için saat geç.
anarrrest
küçük bir gün dünyada
akşamüstü saat beş
annelerin çocuklarına
kuşlarına koştuğu ağaçların
portakallar arasında
kıpır kıpır bi güneş.
saklı zaman bahçesinde elleri
kısacık bir ay olmuş şubat
gülün ömrü rüzgarda
dalgınlığı coğrafyanın
upuzun bi ağustos
uyanmışız kar yazında
pervazında pencerenin
kırlangıçlar arasından
çıkıp gelen bi güneş.
uzaktan çok uzaktan
es geçilmiş sokaklar
camların buğusundan
el sallayan çocuklar
hep birazdan inecek
güneşleri kendinden
çok beklenmiş yolcuya.
ıı.
otuzaltı ispanya
karakısabiryazdı
küçük bir gün dünyada
akşamüstü saat beş
devrim için hep erken
dünya için saat geç.
granada şehrinde
bir uçurum önünde
yıldızların arasında
bir küçük yıldız
güvercinler arasında
bir güvercin rüyamız.
küçük bir gün dünyada
akşamüstü saat beş
lorca için çok erken
dünya için saat geç.
akşamüstü saat beş
küçük bir gün dünyada
şiir için çok erken
dünya için saat geç.
anarrrest
mele - ke
başa geldik, öğrenmek gerek, öğrenmemiz gerek
kitaplar rafinedir, çiçekler mucize...
ten masaldır ve tebessüm sonsuzluktur...
ses renktir ve renk kördür; gece kör olur, ses, gece ses olur...
el desen iz olur.
bulut desen sis olur.
ke.
sevdaluk a.ş.(k) sunar!
duyduk deyin, duymadık demeyin: garantili aşklar vaat ediyoruz: aşklarınıza, sevdalarınıza sigorta yapıyoruz. maksat siz keyfinize bakın, riskleri (ve paranızın ufak bir kısmını bize bırakın!)
firmamızın işi-gücü, sevgili çiftlere telkin, teskin, baş etme, kafa bulma, kafa atma gibi meziyetler kazandırmaktır. riskleri biz alalım, sevgililer olarak siz keyfinize bakın. keyif bozulasıya kadar, sizlere daha uzun zaman bırakmış oluyoruz böylece.
platonik olduğu kanıtlanmış aşklar en az risk grubundadır, bu sebeple en düşük tarife uygulanır. evlilikte de devam eden aşklar kapsam dışındadır.
kasti olarak yapılan ve kırma-dökmeyle sonuçlanan davranışlar durumunda sigorta tedavülden kalkma hakkını saklı ve gizli tutmama hakkına sahiptir.
hile yok, hurdaya çıkmış aşkları uygun fiyata devralıp bir öyküye yahut şiire, yahut filme dönüştürme, bir yerinden katma sözü veriyoruz. bizde yamuk olmaz!
içiniz rahat, sevgiliniz yanınızda olsun.
detaylar için telgraf çekiniz!
karacamurat
sevdaluk a.ş.(k) özel ve tüzel müdürü
firmamızın işi-gücü, sevgili çiftlere telkin, teskin, baş etme, kafa bulma, kafa atma gibi meziyetler kazandırmaktır. riskleri biz alalım, sevgililer olarak siz keyfinize bakın. keyif bozulasıya kadar, sizlere daha uzun zaman bırakmış oluyoruz böylece.
platonik olduğu kanıtlanmış aşklar en az risk grubundadır, bu sebeple en düşük tarife uygulanır. evlilikte de devam eden aşklar kapsam dışındadır.
kasti olarak yapılan ve kırma-dökmeyle sonuçlanan davranışlar durumunda sigorta tedavülden kalkma hakkını saklı ve gizli tutmama hakkına sahiptir.
hile yok, hurdaya çıkmış aşkları uygun fiyata devralıp bir öyküye yahut şiire, yahut filme dönüştürme, bir yerinden katma sözü veriyoruz. bizde yamuk olmaz!
içiniz rahat, sevgiliniz yanınızda olsun.
detaylar için telgraf çekiniz!
karacamurat
sevdaluk a.ş.(k) özel ve tüzel müdürü
Jı Bo Kaşerê - Yokuş Yol'a
tu ji laşê gulan yeko yeko jê bikî dirrehên wê - güllerin
bedeninden dikenlerini teker teker koparırsan
cihên te dirreh jê kirî wê yeko yeko xwîn jê bê - dikenleri
kopardığın yerler teker teker kanar
nebî tu cihên te dirreh jê kirî bişibînî beharekê - dikenleri
kopardığın yerleri bir bahar filân sanırsan
yan na li kurdistanê û li ser riya mûş-tetwanê cihek wê xwîn
jê bê - Kürdistan’da ve Muş-Tatvan yolunda bir yer kanar
li ser riya mûş-tetwanê tu baweriya xwe bînî bi gulan û
dewletê - Muş – Tatvan yolunda güllere ve devlete inanırsan
wê xwîn ji nijdevananan bê wê xwîn ji serbazên çek û rextê
wan xerab bê - eşkıyalar kanar kötü donatımlı askerler kanar
tu delaleke havînan î, pelên te tirş in, ger tu xwe bişoyî
li nav avê - sen bir yaz güzelisin, yaprakların ekşi, suda yıkanırsan
wê dilê pirteqalê bişke, wê tûtin şerm bike, wê xwîn ji
hejîran bê - portakal incinir, tütün utanır, incirler kanar
li ser riyekê destê me di destê hev em ê biçin, ger tu aciz
bibî rojekê li ser wê riyê - bir yolda el ele gideriz, o yolda bir gün usanırsan
wê xwîn ji şahan û mûşan bê, wê xwîn ji darulbedayiyan bê - padişahlar
ve Muşlar kanar, darülbedayiler kanar
êvara te çi ye rojeke li ser riya mûş-tetwanê - Muş – Tatvan
yolunda bir gün senin akşamın ne ki
li wir her tim xwîn ji giya û giya û xamabûnan tê - orada her
zaman otlar otlar ergenlikler kanar
li ser riyeke ku destê me di dest hev de em diçin ger tu gav
bi gav mezin bibî - el ele gittiğimiz bir yolda sen gitgide büyürsen
di dilê min de cihekî gelekî vemayî, gelekî kevn wê xwîn jê
bê - benim içimde çok beklemiş, çok eski bir yer kanar
Turgut Uyar
evin herhangi bi yerindeki fareye mektup
velakin fürfella cimcimesi gibi
gülümserken tuvaletin içinden,
bir dost bellemişsindir belki de beni,
o umutsuz durumda.
ne münasebet ulan!
hiç umrumda da değildin.
sana olanlar ki,
küçük bir fare oluşun bile
yeterince tiksinçti bir dönem,
bir dönem ki;
evin müptezel gençlerini
yeterince ürküttün ve benden
ve senden ve bulunduğumuz bu durumdan
tiksindirttin.
gökyüzü kaplıydı tuvalet,
sigara dumanı bahardan bir bulut,
bonjoa de sontraaaa derdi klozet.
sorma ki ben zarif bir kızım,
aksine aksi
aksine taksi gibi bir kızım,
tarifelerim bile var
ve sen o tarifelere dahil olamadın
benim
küçük dostum.
senin
bir adın yoktu,
geldiğin yer hiç bir yere benzemiyordu.
lağım faresi ya da ev faresi
veyahut şehirli bir fare oluşun
inan hiç umurumda değildi.
ama sevdim seni bir ara
küçük bir ara,
yalnızlığımda,
filtreli dertlere gark ettiğimde,
mal gibi yattığım zamanlar yatakta,
içerden tıkırtılarını duyar,
‘’hassiktir’’ derdim.
o hassiktir ağzımdan çıktığı an
unuturdum her şeyi.
her şeyin bir hassiktir olduğunu
şimdi daha net bir biçimde algılıyorum.
ne kadar öldürsem de seni
kalbimde her zaman bir yerin olacak
kuşlar,
güneş kusup bayılana dek öttüğü sürece
yaşlanmamaya çalış,
genç ol.
bu yüzden hep derim
seks
dırags
ve
rakın
rolll.
ama bu hiçbir şeyi değiştirmez.
bengi şiir umutlu
gülümserken tuvaletin içinden,
bir dost bellemişsindir belki de beni,
o umutsuz durumda.
ne münasebet ulan!
hiç umrumda da değildin.
sana olanlar ki,
küçük bir fare oluşun bile
yeterince tiksinçti bir dönem,
bir dönem ki;
evin müptezel gençlerini
yeterince ürküttün ve benden
ve senden ve bulunduğumuz bu durumdan
tiksindirttin.
gökyüzü kaplıydı tuvalet,
sigara dumanı bahardan bir bulut,
bonjoa de sontraaaa derdi klozet.
sorma ki ben zarif bir kızım,
aksine aksi
aksine taksi gibi bir kızım,
tarifelerim bile var
ve sen o tarifelere dahil olamadın
benim
küçük dostum.
senin
bir adın yoktu,
geldiğin yer hiç bir yere benzemiyordu.
lağım faresi ya da ev faresi
veyahut şehirli bir fare oluşun
inan hiç umurumda değildi.
ama sevdim seni bir ara
küçük bir ara,
yalnızlığımda,
filtreli dertlere gark ettiğimde,
mal gibi yattığım zamanlar yatakta,
içerden tıkırtılarını duyar,
‘’hassiktir’’ derdim.
o hassiktir ağzımdan çıktığı an
unuturdum her şeyi.
her şeyin bir hassiktir olduğunu
şimdi daha net bir biçimde algılıyorum.
ne kadar öldürsem de seni
kalbimde her zaman bir yerin olacak
kuşlar,
güneş kusup bayılana dek öttüğü sürece
yaşlanmamaya çalış,
genç ol.
bu yüzden hep derim
seks
dırags
ve
rakın
rolll.
ama bu hiçbir şeyi değiştirmez.
bengi şiir umutlu
Yürüyen Kelimeler
- alicim kolay gelsin
+ sağolun doktorum, abi bak doktorum gelmiş. akrabam. orta teneke. birazcık taze.
- nasılsın iyi misin?
+ bana bir reçete yaz doktorum
- yazarız o kolay. buralarda buralrda oturan bir arkadaşım var adı sabahattin tanıyormusun onu
+ alaaddin mi diyon doktorum az kaldı, sen kemali tanıyon mu. kemalinağzına sıçayım.
- sen nerede oturuyorsun?
+ zemin kattayım doktorum, üç numara
- sen 52 yaşındasın değil mi?
+ evet kemal sunal, senin tarzandan korktum kemalettin.kamikaze ismetle abiliğe çıkardın beni. doktorum şov yapma bana ahmet abim döver seni sonra. tımarhanede ahmet ağzımı burnumu kırdı doktorum. allah babasını tımarhaneye koysun. allahın iki tane teyzesi var doktorum, selam söyledi
- aleykümselam
+ allah ahmetin ağzını burnunu kırar. ali çok kıral
- aç mısın? gel birçorba ısmarlayayım sana
+ yemek yemiyom doktorum bir adam var hep onu yiyom. aburcu oldum, evime gitmek isiyorum. babamı da taburcu ettik, turşucu bir babam var. turşucu ahmet manisalı, tarzanın erkek oğlunun arkadaşı. tanımazsın babamı sen. manisalı ismail abim olur. körpe kalamarlı. mardin abi var, tanıyon mu onu doktorum.
- hayır tanımıyom.
+ selahattin abimi kemal edeyim mi?
- nasıl olacak o iş?
+ doktorum biramı içeyim yaparım.
- ali manisa'dan kaçmışsın yine, kimlerden kaçtın?
+ araplardan birde polislerden kaçtım. biri bana kaçıyodu ben de ona kaçtım.
- çok mu seviyon burayı?
+ çok seviyom. doktorum agora ablama bir gazete ser.
- olur sereriz(ezan okunur)
+ allahın taşakları serindir doktorum ben namaz kılmaya gidiyom (beş dk sonra gelir). doktorum izzet bey seni çok özlemiş
- izzet bey kim ya?
+ sarı gömlekli adamlar var ya doktorum, onlar hep izzet
söyleşi: ilker kılıçer
+ sağolun doktorum, abi bak doktorum gelmiş. akrabam. orta teneke. birazcık taze.
- nasılsın iyi misin?
+ bana bir reçete yaz doktorum
- yazarız o kolay. buralarda buralrda oturan bir arkadaşım var adı sabahattin tanıyormusun onu
+ alaaddin mi diyon doktorum az kaldı, sen kemali tanıyon mu. kemalinağzına sıçayım.
- sen nerede oturuyorsun?
+ zemin kattayım doktorum, üç numara
- sen 52 yaşındasın değil mi?
+ evet kemal sunal, senin tarzandan korktum kemalettin.kamikaze ismetle abiliğe çıkardın beni. doktorum şov yapma bana ahmet abim döver seni sonra. tımarhanede ahmet ağzımı burnumu kırdı doktorum. allah babasını tımarhaneye koysun. allahın iki tane teyzesi var doktorum, selam söyledi
- aleykümselam
+ allah ahmetin ağzını burnunu kırar. ali çok kıral
- aç mısın? gel birçorba ısmarlayayım sana
+ yemek yemiyom doktorum bir adam var hep onu yiyom. aburcu oldum, evime gitmek isiyorum. babamı da taburcu ettik, turşucu bir babam var. turşucu ahmet manisalı, tarzanın erkek oğlunun arkadaşı. tanımazsın babamı sen. manisalı ismail abim olur. körpe kalamarlı. mardin abi var, tanıyon mu onu doktorum.
- hayır tanımıyom.
+ selahattin abimi kemal edeyim mi?
- nasıl olacak o iş?
+ doktorum biramı içeyim yaparım.
- ali manisa'dan kaçmışsın yine, kimlerden kaçtın?
+ araplardan birde polislerden kaçtım. biri bana kaçıyodu ben de ona kaçtım.
- çok mu seviyon burayı?
+ çok seviyom. doktorum agora ablama bir gazete ser.
- olur sereriz(ezan okunur)
+ allahın taşakları serindir doktorum ben namaz kılmaya gidiyom (beş dk sonra gelir). doktorum izzet bey seni çok özlemiş
- izzet bey kim ya?
+ sarı gömlekli adamlar var ya doktorum, onlar hep izzet
söyleşi: ilker kılıçer
akıntılar yüz ve parça
öteki, benzer olmayan ben’in; benzerleriyle buluşmayan ben’in parçası olarak var…
yazmak, işte tam da bu noktada yıkıcılığı ya da parçalılığıyla insana bir çıkış yolu gösteriyor…
gözün görmediği tek nokta kişinin yüzüdür… kendi yüzünün dışında her şeyi gören göz sezgilerimizin, aklımızın, düşlerimizin parçası olarak kalıyor…
fotoğraflara ya da aynalara baktığımızda gördüğümüz yüz kaç boyutludur?
yüzümüze baktığımızda gerçeğe yaklaştığımız hissini uyandıran parçalar değil midir?
yüzümüz bir bütün gibi görünen bir parçadır aslında…
gerçek bir harika mı?
“meşe palamudu kilden saksıya ekilirse saksı parçalanır;
yeni şarap eski tulumlara doldurulursa tulumlar patlar.” matha 9:17
gerçek, bir ütopya olarak algılandığında insana itici bir güç gibi her zaman büyük gelmiştir…
istenen ve korkulan yanıyla gerçek, bölünmüş bir gelecek olarak çıkıyor karşımıza.
gerçeğe ne yüklenirse yüklensin bir geçmiş, bir eski hatta gelenek olmaktan öteye geçmiyor, geçirilemiyor…
bir sanat eserini değerlendirirken “son derece gerçekçi, müthiş gerçek!” vb. nitelemeler yaptığımızda o sanat eserine ve yaratıcısına haksızlık etmiş oluruz…
insan gibi hiçbir sanat eseri tanımlanamaz. çünkü “yaratım, yaratma” asla tam bütün gerçek değildir…
gerçek, genişleyen ve gerçekleşen düşüncenin değil genişleme ve gerçekleşmenin canlılığıdır…
gerçek her zaman kavramlarla özellikle de şu iki kavramla sürdürülebilir; büyüme ve sürekli yineleme; biçimler ve araçlarla…
gerçek, gerçekçilerin makinesi mi hâlâ?!
çünkü gerçek, hiçbir zaman yerinde olmadı. yerinde olmayan her şeyin sökülüp atılması gerekiyor…
karnaval dobralığı
şairler, dilin katı töreselliği karşısında susmamalı… saf olandan çok karma olanı, uzlaşıcı olandan çok yalın olanı, doğru olandan çok çarpıtılmışı, belirgin olandan çok farklı yorumlanabileni, düz ve kişiliksiz olandan çok sıkıntı veren ve ilginç olanı, iyi tasarlanmış olanın yerine sıradan ve akışkan olanı, dışlayandan çok davet edeni, basitten çok iyi pişirilmiş olanı, eskiyi anımsayan (eskiyi anlatan) değil aynı zamanda yenilik getirene, açık ve kesin olandan çok tutarsız ikili anlamlara da çekilebilen şiirler de yazabilmeli…
açık bir bütünlük yerine
karışık bir canlılıktan yana olmak…
süreksizliği ve çelişkiyi ilan edelim…
düş, gerçek zaferdir!
bir usta ve çırağı kırda yürümektedirler, bir ağacın altında dururlar. hava sıcaktır, otururlar. usta, çırağına “orada bir kuyu görüyorum. bana biraz su getirebilir misin?” der. genç çırak, beş yüz metre ilerideki kuyuya gider. genç bir kıza rastlar. birbirlerinden hoşlanırlar. konuşmaya başlarlar. genç kız yakındaki köyde oturduğunu söyler. delikanlı kıza, testisini taşımayı önerir. köye kadar giderler.
genç kız, delikanlıyı ailesine tanıtır. yemeğe davet eder. vakit geç olmuştur. gece kalmasını önerirler. kalır. genç kızla çok hoş vakit geçirmektedir. sonraki günleri de onunla geçirir. sonunda evlenirler. delikanlı köyde çalışmaya başlar. çocukları olur. sonra kızın anne-babası ölür: yaşam son derece olağan bir biçimde sürmektedir, derken günün birinde delikanlı birden su getirmeye gittiğini anımsar! karısının saçlarına aklar düşmüştür. ağacına altında bekleyen ustasına su götürmesi gerektiğini anımsar. aceleyle köyü terk eder. bir çanak su alır ve altında olduğu ağaca gider ve orada kendisine şunu söyleyen ustasını bulur:
“neyse…beni bekleteceksin sandım.”
düş, zaman karşısındaki gerçek zaferdir…
geçmiş’in hafızası: zaman
birden yağmur yağar, sonra karla birlikte ya devam eder ya da çekilir. ya da birden açar bulutlar başka topraklara çekilir… ya da gökle toprak arasında gerilen bulutlar rüzgârla birlikte hızla hareket ederler…
evlerin damlarını uçurur, ağaçları köklerinden sarsar, koparır… elektrikler kesilir… karanlık başlar… bulunduğumuz yerde kayboluruz… belki korkudan, belki meraksızlığımızdan dolayı, yerlerimizden kımıldamayız… yaşımızın bizde bıraktığı sonuçlara göre attığımız adımlar ve girdiğimiz yollar da değişir… böcekler gibi ruhumuzun derinliklerinde bir oyana bir bu yana kaçar dururuz. çoğu kez bir şeyler göstermeye, anlatmaya, yansıtmaya çalışırız…
birden yaktığımız mum da söner… hayatlarımız tıpkı bir mumun birden bire sönmesi gibi zaman karşısında ayrı anlamlar taşır…. bu anlamlar ya ben’in, ya başka’nın ya da öteki’nin zamanını gösterir… olmak kadar olmamak da elde değildir çoğu kez. her ben-başka-öteki hayatlar zamanı göstermek ve simgelemek/sembolleştirmek ister… geçmiş denilen süreçten gelen ve gelecek denilen sürece doğru sürekli bir akışın içinde mekânımızı belirlemeye çalışırız.
anlamı kazanıyor muyuz, anlam kazandırıyor muyuz? zaman denilen evrensel öğeyle kesişme noktalarında bulunduğumuz ölçüde oldularımız da, bittilerimiz de zaman ve mekân içinde gerçekleniyor. gerçeğe bürünen anlam zaman ve mekân menzilinde varlığın varlık içinde kaybolmasıyla çürüyen nesnelere dönüşüyoruz.
zaman mı?
belki hayır
salih aydemir
yazmak, işte tam da bu noktada yıkıcılığı ya da parçalılığıyla insana bir çıkış yolu gösteriyor…
gözün görmediği tek nokta kişinin yüzüdür… kendi yüzünün dışında her şeyi gören göz sezgilerimizin, aklımızın, düşlerimizin parçası olarak kalıyor…
fotoğraflara ya da aynalara baktığımızda gördüğümüz yüz kaç boyutludur?
yüzümüze baktığımızda gerçeğe yaklaştığımız hissini uyandıran parçalar değil midir?
yüzümüz bir bütün gibi görünen bir parçadır aslında…
gerçek bir harika mı?
“meşe palamudu kilden saksıya ekilirse saksı parçalanır;
yeni şarap eski tulumlara doldurulursa tulumlar patlar.” matha 9:17
gerçek, bir ütopya olarak algılandığında insana itici bir güç gibi her zaman büyük gelmiştir…
istenen ve korkulan yanıyla gerçek, bölünmüş bir gelecek olarak çıkıyor karşımıza.
gerçeğe ne yüklenirse yüklensin bir geçmiş, bir eski hatta gelenek olmaktan öteye geçmiyor, geçirilemiyor…
bir sanat eserini değerlendirirken “son derece gerçekçi, müthiş gerçek!” vb. nitelemeler yaptığımızda o sanat eserine ve yaratıcısına haksızlık etmiş oluruz…
insan gibi hiçbir sanat eseri tanımlanamaz. çünkü “yaratım, yaratma” asla tam bütün gerçek değildir…
gerçek, genişleyen ve gerçekleşen düşüncenin değil genişleme ve gerçekleşmenin canlılığıdır…
gerçek her zaman kavramlarla özellikle de şu iki kavramla sürdürülebilir; büyüme ve sürekli yineleme; biçimler ve araçlarla…
gerçek, gerçekçilerin makinesi mi hâlâ?!
çünkü gerçek, hiçbir zaman yerinde olmadı. yerinde olmayan her şeyin sökülüp atılması gerekiyor…
karnaval dobralığı
şairler, dilin katı töreselliği karşısında susmamalı… saf olandan çok karma olanı, uzlaşıcı olandan çok yalın olanı, doğru olandan çok çarpıtılmışı, belirgin olandan çok farklı yorumlanabileni, düz ve kişiliksiz olandan çok sıkıntı veren ve ilginç olanı, iyi tasarlanmış olanın yerine sıradan ve akışkan olanı, dışlayandan çok davet edeni, basitten çok iyi pişirilmiş olanı, eskiyi anımsayan (eskiyi anlatan) değil aynı zamanda yenilik getirene, açık ve kesin olandan çok tutarsız ikili anlamlara da çekilebilen şiirler de yazabilmeli…
açık bir bütünlük yerine
karışık bir canlılıktan yana olmak…
süreksizliği ve çelişkiyi ilan edelim…
düş, gerçek zaferdir!
bir usta ve çırağı kırda yürümektedirler, bir ağacın altında dururlar. hava sıcaktır, otururlar. usta, çırağına “orada bir kuyu görüyorum. bana biraz su getirebilir misin?” der. genç çırak, beş yüz metre ilerideki kuyuya gider. genç bir kıza rastlar. birbirlerinden hoşlanırlar. konuşmaya başlarlar. genç kız yakındaki köyde oturduğunu söyler. delikanlı kıza, testisini taşımayı önerir. köye kadar giderler.
genç kız, delikanlıyı ailesine tanıtır. yemeğe davet eder. vakit geç olmuştur. gece kalmasını önerirler. kalır. genç kızla çok hoş vakit geçirmektedir. sonraki günleri de onunla geçirir. sonunda evlenirler. delikanlı köyde çalışmaya başlar. çocukları olur. sonra kızın anne-babası ölür: yaşam son derece olağan bir biçimde sürmektedir, derken günün birinde delikanlı birden su getirmeye gittiğini anımsar! karısının saçlarına aklar düşmüştür. ağacına altında bekleyen ustasına su götürmesi gerektiğini anımsar. aceleyle köyü terk eder. bir çanak su alır ve altında olduğu ağaca gider ve orada kendisine şunu söyleyen ustasını bulur:
“neyse…beni bekleteceksin sandım.”
düş, zaman karşısındaki gerçek zaferdir…
geçmiş’in hafızası: zaman
birden yağmur yağar, sonra karla birlikte ya devam eder ya da çekilir. ya da birden açar bulutlar başka topraklara çekilir… ya da gökle toprak arasında gerilen bulutlar rüzgârla birlikte hızla hareket ederler…
evlerin damlarını uçurur, ağaçları köklerinden sarsar, koparır… elektrikler kesilir… karanlık başlar… bulunduğumuz yerde kayboluruz… belki korkudan, belki meraksızlığımızdan dolayı, yerlerimizden kımıldamayız… yaşımızın bizde bıraktığı sonuçlara göre attığımız adımlar ve girdiğimiz yollar da değişir… böcekler gibi ruhumuzun derinliklerinde bir oyana bir bu yana kaçar dururuz. çoğu kez bir şeyler göstermeye, anlatmaya, yansıtmaya çalışırız…
birden yaktığımız mum da söner… hayatlarımız tıpkı bir mumun birden bire sönmesi gibi zaman karşısında ayrı anlamlar taşır…. bu anlamlar ya ben’in, ya başka’nın ya da öteki’nin zamanını gösterir… olmak kadar olmamak da elde değildir çoğu kez. her ben-başka-öteki hayatlar zamanı göstermek ve simgelemek/sembolleştirmek ister… geçmiş denilen süreçten gelen ve gelecek denilen sürece doğru sürekli bir akışın içinde mekânımızı belirlemeye çalışırız.
anlamı kazanıyor muyuz, anlam kazandırıyor muyuz? zaman denilen evrensel öğeyle kesişme noktalarında bulunduğumuz ölçüde oldularımız da, bittilerimiz de zaman ve mekân içinde gerçekleniyor. gerçeğe bürünen anlam zaman ve mekân menzilinde varlığın varlık içinde kaybolmasıyla çürüyen nesnelere dönüşüyoruz.
zaman mı?
belki hayır
salih aydemir
Bir Ömürtay Çalışması
Tam suyun karaya dediği yere bak
Bulutun gökyüzüne
Kanadın havayı ilk kestiği
Işığın ilk dokunduğu
aynanın zamana
Belki de ilk yeşile
ilk infilak ki ona retinanda
kuşkusuz dün gibi sarı olacak belirmem
akşamüstü varılacak
büyük ağaçların oraya...
el sallanmış bir balkon sonrasının
ilk değdiği yerden geçiveren taşları
üstünü aldığın
tamamlanınca eksik saydığın
sana kalan perakende karaya
tedavülden kalkmış ömrünün.
dur orada bak oraya
yaslarken sırtını yavaşça sana yeni çağ..
böyle gürültülü müzemsi ne bileyim
semt çadır yokuş pazar yeri sanki
ya da kışın mavi
öğlen dörtte akşamın dokuzu gibi
akşamüstlerinin, koltuk altındaki mevsimlerin, kumların...
tam kenarında
ayak parmaklarının ucunda...
oraya özgü ağaçları belkili mimiklerinin
“camdan kalp umudu” derdi bir arkadaş
elle tutulur gibi ne güzel!
eski vitrinle taşınmış ama onlar...
Keşke küsseydik. Düşmezdik o vakit
Şimdi bu cam kırıklarının hepsi çocuk
Azer Mükerrem
Görüntü
fondip, saksafon eşliğinde mastürbasyon, fotojenik olma
ihtimali
hormonlu virüs, silikonlu göğüslerini spot lambasına dayadı
önce televizyonu yumrukladım, televizyon süs
likit fon, paçalı don, mutlu son; mutlulukta yüzde on
indirim
mutluluğu tüketin, fonksiyonel ya da işlevsel ikisi de değil
önemli değil göründüğü gibi değil.
maket bıçak ve fon kağıdı eşliğinde gramofon yapan kedi
fonem, para birimleri ve aramızdaki diğer astronomik
birimler
dahil göründüğü gibi değil, içimiz dışımız oto yıkama, oto
yalayan
köpük pornosu, bir sonraki dosyamız: murat yüzotuzbir ve
seks
yarılan burun kırılan kaş patlayan dudak tamponu, vergi,
stopaj!
mizanpaj pasajında makyajını tazeledi kim?
otomatik kapı açıldı, asansör fantezileri bir; sakso çeken
masum köylü
evet efendimcilik hayır efendimcilik, papatya toplamak ya da
korkmak
göründüğü gibi değil
gramofonda saksafon sesi
elektrokimya ya da elektrogitar ikisi de değil
dikiş bilmeyen terzi, otobur kasap, yalınayak ayakkabı
boyayıcısı
edimsellik, amel, iş, fiil hiçbiri hiçbiri değil göründüğü
gibi değil
götümde bir minare mevcut, mevzuatlar kanunu yetiş.
daimlik, denetim ve kurulları, çocuk bilimi dağ bilimi,
devinimsel devrim
devşirme dilbilimler ve onların piç padişahları ve onların
hiç peygamberleri
eş ses eş anlam eş değer eş biçim eş başkan eş cinsel eş
eksenlilik
eş güdüm eşit özgür eşekbaşı ve eşantiyon geçimlilik
değil.
göründüğü gibi değil
yerinden fırlayan kalp, içine gömülen ant
kibir kibrit ısrar tekbir ve itaaaat
değil. lütfen, siktirin
grimsi gırtlağımda gayrimümkün hacim
taş ağıt makas, şargoz kolonisi, düzen feykte ameliyat
değil.
başmuallimle muhallebiciye gitti kim? aklıevvel
başimamla seks benlik yitimi beni sik
ağrılar ve kesicileri, anestezi azizleri anonim üretimler
betimleyiş, benzeşim, benimsetiş
değiller
biçimlilik nasıl
biçimleniş neden
sansar ya da simsar, siz de. lütfen
beni yalnız bırakın
göründüğü gibi
değil.
zorunlu depremler ve onların sigortası,
cenaze töreninde toplu düğün merasimi.
aç simit satıcısının holding hayalleri
kendi kalenize attığınız
gol
müslüm çizmeci
siyah / beyaz
diyelim kardeşin, çocuğun, annen, baban senin başına gelse
kesinlikle cezalandırılmasını isteyeceğin kötü bir şey yapsalar birine, onu
polise ihbar eder miydin? 1000 yıllık soru. cevabınızın genellikle ‘kol kırılır
yen içinde kalır’ eğilimli olacağı tahmin dahilinde. genel eğilim bu olunca
niye etik kitabı yok bu ülkede sorusu boşa düşer. peki özgürlük mücadelesi
içindeki biri devletçe kovalanırken diyelim arabayla ve yine diyelim ki kırmızı
ışığa denk geldi. kırmızı ışıkta durmalı mıdır? kimindi bu örnek hatırlamıyorum
şimdi, belki chomsky; dikkat soru 1000 yıllık değil. hayırsa, cevabınızın
açtığı pencerenin‘kol kırılır yen içinde kalır’dan çok farkı vardır, burası
kritik. ama hala etik kitabı yok bu soykırımcı ülkede. bir etik kitabı politize
taktik kitabı değildiri de ekleyerek, karıştırmayalım.
beyindeki sinir hücrelerinin dağılması en çok sağdan soldan
iki kişinin birine vurmasıyla olur, ya da devletin vurmasıyla. “iyiler
kemikleriyle gömülür” vari bi şey hatırladım, julius caesar’da mıydı? yumuşak
bir zeminde toprağı kazıp dururken sert zemine rastlarsanız yani beklenenin
tersine, orayı da kazınız, kemiklerin yanında devlet çıkacaktır. ‘silahı bırak’
cümlesi komiktir, niye bırakılsın ki!
“aklımı kaçırıyorum”la sorunum var benim. cümlenin gizli
öznesi ‘ben’. sanki bunu ben yapıyormuşum gibi. “toplumun intihar ettirdiği”ne
inanırım ben. bu yüzden doğrusu “aklımı kaçırıyorlar ya da kaçırttırıyorlar” olmalı…
saldır süper ego’ya solla kendi sorununu, ha-ha…
kundakçıların kendilerini rahat hissettikleri yerde yangın
çıkarttıkları söylentisi var. itirazım, merkezinde insan varsa sivas’daki
faşizmde görüldüğü gibi, konu rahat hissettiklerinden daha fazla. içinde o
insan(lar) olduğu için onun, onların bulunduğu o yerden de nefrettir asıl ve
ilkin. bu yukarıdaki söylenti insansız mekanlarda çıkartılan yangınlar için
geçerlidir daha çok…
sürgünün anahtarı var mı? yoksa tarihin bir anına saplanıp
yiter. silinmek çok rastlanılan bir şey…
biri örneğin sadece hiroşima’ya atılan bombanın etkisini
görse ki gördüler bir daha nasıl bomba yapabilir ki? bu romantik soruda
ısrarlıyım…
taşıyıp dur bir kayayı. an gelir yuvarlanır aşağıya. sonra
tekrar çıkart yukarı. yahu, esas mesele yüklerden kurtulmak olmalıyken bu ne
süblimasyon. gün gelir dizlerinin bağı çözülüverir. hazırlıklı mısın buna. Oluyor
işte. başka bi şey öğrenemedik; öğrenmek dediğim de kabul etmek, başka bi şey
değil yol. neysen o kadar…
derinlerde her şey acınacak kadar basit. ilginç olan ve
hayatı da ilginçleştiren savunma mekanizmaları, berisi tekillik...
dün boynum kaşındı, et benimsi bi şey çıkmış. bedenim
kötülüğü dışarı atmaya çalışıyor. ‘onlar’ı mı,
bendekini mi acaba?..
bugün dolunay yok…
Uygar Asan
Reyhanlı Göğünden Bildiriyorum
Buralarda yuvarlanma faaliyetleri devam ediyor kaptan
Parçalanma endeksi tavan yaptı, can borsası kapanmak üzere
Hadi al, küçük salak umutlar, git ondan kömür iste
Git ondan makarna iste, o sana ne istersen verir
Bacaklarımı kaybettim diye üzülme, o sana bacaklar verir
O bir sürü yol yaptı ama kaptan, bir sürü gözyaşı yaptı
Git ondan kader iste, az ısıtılmış ama tehlikeden uzakta
Her yana dev binalar dikti o, sana yaşam sundu
Çekinme iste, hakkındır, kardeşinin kafasını iste
Annenin kulakları gıcırdatan ağlamasını, ama sadece
gıcırdatan
Ya o baban, babanın hiç mi hakkı yok bu kanlı dilekte
Baban için bir araba iste, içine bomba koy, sür
Onları suçlama sakın, onlar mutlaka haklılardır
Onlar haklılar çünkü beş para etmez ciğerini sattın değil
mi?
Ben yuvarlanmaya başladım, bence sen de yuvarlan
Yuvarlan ve yuvarlanarak bir ateş düşü gibi orta doğuya
dökül
Onlara yalvarmaya devam et kaptan, seni ancak…
Seni ancak onlar kurtarabilir, değil mi, kan seni yaratacak
Değil mi, kan seni onaracak, iç, onların tasından kan iç
Televizyonu aç, korkma, mamanın sıcaklığını kontrol ettiler
Gazeteleri aç, mürekkep lekesi, ama sadece mürekkep
Tüm bunların yanında faturalarını öde, vergini öde, öde, öde
Borcun hiç bitmeyecek kaptan, ölürken, öldükten sonra
Ve yuvarlan güneylere doğru yuvarlan
Toprağım, kentim, benim insanım, sevgilim, gardaşım
Sen de yuvarlan, sınırı geç, saldır, saldır, saldır
Ve kimse ölmedi de, kırk kişi de, alışmalıyız de
Sözlerim bitti, sözlerim bitti, sözlerim bitti
Ama git onlardan özgürlük iste, demokrasi falan
Ama git onlardan kitle imha silahları iste, verirler
El bombası iste, tabanca iste, top iste, tüfek iste,
verirler
Ama görme canım sen de ne yaparlarsa yapsınlar
Çünkü senin henüz yanmış vücudun yok, o da olacak
Çünkü senin evin yerli yerinde duruyor, o da
Çünkü deniz kenarına inip çay içebilirsin, o da
Çünkü sevdiğin kimse henüz ölmedi, o da
Yuvarlan kardeşim, boğul, yoksulluktan yokluk kus
Ama ver kardeşim, oy ver, sesini ver hatta kıçını ver
Ama ver kardeşim, ver, ver, ver…
Çünkü baban küçücük bir kutuya sığdırmadı uzuvlarını
Çünkü sen, siz, hepiniz…
Beni bundan sonra aramayın, gömüldüm ben, gömüldüm
Onur Sakarya
Tam 1 Çirkeflik İçine Düşmüşüm!
Oyun evresi
Tanrı yazmam için izin verdi…
Tüm sözcükler bir vahiy gibi indi dilime, kalemime.
Yazmanın bir hastalık olduğu yerde, paranoyakların sadece
çalıntı imgelere ihtiyaçları vardır. Monologun girdaba dönüştüğü yerde, diyalog hep imkânsızdır.
Dikkat!
Takip edilmen seni bir yazar yapmaya yetmez. Sapkınlığın
dili geceye uçkur çözerken, ben kadının kırmızı çerçeveli gözlüklerinde esir kalamam. Burası senin şehrin
değil; selamsız bir hiçlik içinde yalnızlığın usulca beklemekte.
Ruhunun gizini gördüğünde şöyle haykırmıştı kadın: tam bir
çirkeflik içine düşmüşüm!
oyun teorisine giriş:
1-her oyun kendinle oynanır.
2-robot adamlardan soru cümleleri çıkması bir risktir .
3-güneş her zaman aydınlıksa hayat hep sıkıcı bir karmaşaya
mı evrilir?
Çalıntı metinlerimi kışkırtacak imgeler gerek mi, bu galaksi
de ‘tıp’ oyunu oynanıyorsa? Kutsal bir ayartıcı olarak evdeki hemşire
telkinleri, çocuk susuşlarda; sus, sus, us…
Tanrı oda-yazımı terk etti.
oyunlara katılım bilgisi:
Bir ismin mutlaka olmalı, yoksa simgesel düzende hiç yoksun.
Peki, bay perşembe olası her dünyada nesnel bir isim midir? Bir şeyler bırakmak
istiyorum geride her ölümlü gibi, benimkisi mutlak yazılı olarak. Tanrı benden
ismimi çaldığı günden beri, sadece bir metinim.
oyunbozan
Sözcüklerimi geri istiyorum. Tek bir şiire vurulabilecek
sözcükleri. Yazmak bir monolog eyleminden başka ne olabilir ki? Ölümlü bir
bedenin içsel döküntüleri. Yazılabilecek her metin bir sayıklama.
Tanrının imgelerini aldığı bir kalem, çalacak düş arıyor,
satırlara vuracak. Yalnızlık ruhumun cilası,
bilmiyorum, belki anımsıyorum: sıfırdan başlayan Babil
Kulesi.
‘sıfır noktasına varınca sayacı sıfırla’-bir romanın giriş
alıntısı.
Neuromancer-William Gibson
Romanın özeti= Lacan’ın teorisine göre iletişim imkânsız bir
eylemdir. Bilgisayar korsanı Case, yapay zekâ ile iletişeme geçecektir, sanal
bir uzayda. Türler ötesi, soyutla somutun tek koordinatta buluştuğu bir sex deneyimi.
Ve bu bana ilham verdi.
oyundişi
Evdeki kadını kısaca öldürdüm; sessiz ve kısa olur bu hep.
Ve o gece tüm bedenin en işe yarar kısımlarını pişirip, yedim: beynini,
kalbini, dudaklarını, amını…
Gece sözcükler sökün etti ufkuma. Sabaha kadar durmadan
yazdım. İnsanlar işe giderlerken sızmışım, öğlen kalkıp hiç durmadan 30 saat yazdım. Sanırım ilk romanımı
kısa sürede bitireceğim. Kadının eti her zamanki gibi, her sevişmemizdeki gibi lezzetliydi, akıcı ve
neredeyse kaygandı. Tıpkı şu an bir ekrana akıp duran imgelerim gibi.
Tanrı; yine benimle, teşekkürler Sayın Tanrı.
Rafet Arslan
Extacy Çiko
I
bak ne güzel de saklamışız diriliğini
kanın kurumamış henüz gözlerimizde
nereye baksak o keskin masumiyet
ve isyan jilet jiletkaldırımları kim tükürdü toprağa
kim tükürdü seni kaldırımlara
neydi kaldırımlardan söküp seni
koyan bu kirli mezaraneden bu sürüngen yalnızlığı neden
hangimiz şaştı yerle gök arasında
hangimiz piçe piç dengesindeyken
ihanet ettik sokaklarasusmak mı yine çiko
koca bir boşluk mu
II
çık bir tufan şekeri alalım çiko
acele et
hemen
bak kan dönmüyor
gök düşmüyor
yer kalkmıyor
azıyor yalnızlığın diş gıcırdatan durgunluğu
çık çiko
geliyoruz kendimize
kendimize geldikçe
yitiyoruz biz olmayanları
çık biz, biz olmayalım
çık kalabalıklaşalım biz olmayanlarımızla
hadi çiko
teslim etme bizi kendimize
hadi kesik damarımız
bitkisel kardeşimiz
hadiyıllar
hayaletini çoğaltarak geçiyor sen uyurken
bir boşluğa dönüşüyor yıktığın
yaktığın sıçtığın her sokak
gün dolmuyor gece solmuyor
şafak sökmüyor be çiko
ateşimizi zapt eden bu sinsi durgunluk
köz zamanlar doğuruyorsen uyurken oyuncaksız kalan Azrail
derin efkar dağıtıyor karanlığa
şimdi hayat daha geçilmez be çiko
şimdi daha büyük kara kızıl nefretimizçık bu uzun geceden
çiko
durgunluğumuza el ver
hadi uyan
bir tufan şekeri alalım
hadi kan delirsin
gök düşsün
yer kalksın
sarsılsın yalnızlığın temeliçiko çık
çık sırtlarına binelim zebanilerin
devriyelerden dayak yiyelim
çık bu kez kentin ortasında çiko
boynumuzu keselimhadi çık yiyorsa
piç
bu kez beraber ölelim
lokman kurucu
tali(m)
beni yutmaya çalışan prototipik beyaza durdum. zamanı
tuttum. ürpertilerle kusacaktım, dokunurken döngünün içindeki izleme, aniden
düşmeye başladığında tüm sancılar tepetaklak. alabora tekneler kıyıya
yakınlaşsalar ne olacak? yine beyaz.. oturdum tam ortalarına. sırtımı
kendiliğime yaslayıp, kollarımı astım netameli salınan havaya. yaratarak
dinmeyen boğaz üçlemelerini, enjeksiyona kara kızıl sokuldum. perdeye doldu
volta atanlar gerisin geri. bir yerlerimde gözenek olur bu fısıltılar.
metaforik rastlantılara yıllarca tükürdüğüm dilimi, masaya örttüm. dudak
aralarımdan kopan et parçacıklarını özgürlüklerine yaydım, kırmızı baloncuklar
üfleyerek. pat pıt..
incinen “bir” duydum, ona yöneldim susayarak. ardından
birkaç çığlık kahkaha tadında. bu kez “birkaç”a yöneldim, patlatıp kulaklarımı
içtim. hiçliği dinmeyecek susuzluğuma övgüler saçtım, astım salkımlarına.
birkaç seri cinayet arzusuyla doldu hiçliğim. kırıntılarını eşelediğim ruhunu
yeniden, yeniden, yeniden öldürebilsem..
damıttım kanımı, tazeledim piçliğimi. rehabilite uzama
yayılmış olan çarpaşık harfleri unuttum, noktaların tümünü yuttum yalaya
yalpalaya. kübik masallar eşliğinde seramoniye pus… pençeleri yoktu ki. üç beş
cümleli sabah rakısına küflü peynirler yanaşacak yine. can atan parmaklarıyla
deşmek yaşanmışlık yazıtlarını. kara incinin dibine bir kara inci daha.
düş(tü).
hah! o anda akmaya başladı birkaç hadımın duyargasız leşi
tozluğun orta atlasına. biriktirdiler ellerinde, yanlarında, yörelerinde ne
yoksa. bir çırpınmada hepsini ağızlarının kuyularına attılar. incecik
haykırışlarından hemen sonra, patladılar. bol davetiyeli sayısız görsel şölen!
rengine kül beğen. karşı karşı pencerelilerde patlamaları tiz çığlıklarının
ertesinde okusam..
bitkin’in yanı başında farelerle birlikte uyudum. gecenin
varoşlarına sürdüğüm yüzümü zamansız boşluğunda(boşluğumda) dansa
kaldırabilsem..
kalktım, kaşımı gözümü çekiştirerek. anaforlarımı avuçlayıp,
adım adım kaçtım. yukarı, hep yukarı… uzaklaştım mı sandım. odacıklara kök
boyası sürsem..
evren evrim önal
Struma ya da Kıpı
kız çocukları sıtmayı ağzına deniyor
birbirini, ağzını
size göre bir uzakta bekletiliyor
bize göre “istanbul açıklarında 1941 aralık’ı”
dili kaç gram karanın
ki ölümü ötmüyor?
olmayanlar gemiden! size göre bir hiç burada tartılıyor
bize göre çalkalandı mı (bir şey) bulanıklaşır
dişlerinin uzamasından
ısırıyor
yanık yapıldak şeyler
bize göre “karadeniz’de 1942 şubat’ı”
bir yok-gemi’de tek kurtulanlı
çocukların dilleri -103 dil-
karınlarından oralarına-
oralarından dizlerine-
dizlerinden tırnaklarına
sarkık
gözkapakları gözlerinin üzerine kapanmıyor
anlık bir kıpı size göre
bize göre adı struma
‘sefine’ diyor ece.
anita sezgener
Tınısı Ah’ı Geçti Oh, Evet Geliyorum Aşkım İlk Dizesi
topuğundan ayakkabıya/ kır bacağını, otur aşağı/
kulağım duyamadı: vajinamdanaşağıkasımpaşa/ğı!..
yürü’beden, üstüne tam biçilmiş kefen
kasabın satırı deşemeyecek onun yüreği kadar
pazar yerlerinde sürüm sürüm eteklerini
basılan marulsun üstüne, çöpteniğretinasırlıvıcıkvıcık
bir orospunun karın tokluğundan hakiki olamayacak aşk
olamazsın, yerine’ler meclisinde mecbur
yaşama maruz, memnuniyetin çivili başı
dibini göremediğin çukurda ayakkabıları sürüklenen
açık hava hapishanesi, kitaplar kerhanesi
tatlı sözlerle deniz kenarında doğmadın sen
annen, baban, sevgilin, kocan... klanın kaynattığı kazan
tetrazonlar, aynı yöne yüzgeçli, su pisliği
lirik kuşun ötüşü alarm, kır saati, gerçeği gitmeye’öle’say
sahteyi tersinden pattttttttttt bombadır, ilişkiler
şişkinliği yaşam
rakamlar, harfler, krediler... delirmeden
çölden şehre otobüs, akıl hocası fuları
recmin taşları gözden fır bebekler
en çakılını atan, seni en seven
yalan değil, kurgu söyleyen
durakta bekleye’gel
şehirden çöle yırtınarak, çıplak!..
düz görünenin arkasında çokkkkkkkkkk ters/lik var!..
bacaklar arasından geleceğe köprüdür en iyi yatırım
otosansür, ota sansür, boka sansür… şiiri bu işe karıştırma
onun hadi soyun’la hiçbir ilgisi yok!..
Neslihan Yalman
Vurkaç Girkaç!
Sonu meçhulden tekrar Lorca…
Sene 2013… Tarihe not, beşe bir kala!..
Bu yazıya girizgâh, beni ortadan bölüyor. Çünkü; Adnan
Onart’ın yapısalcılık üstüne yazdığı bir yazıdan yola çıkarsam, diyebilirim ki,
hepimiz bir yapıya mahkûmuz ve karşısında duruyormuşçasına farkında olarak/
olmayarak ona eklemleniyoruz.
O yüzden, yazının da sözün de hükmü yok. Kendine içkinliği dışında,
bir gerçekliği ve hakkaniyeti namevcut…
Bunu niçin belirtiyoruz? Çünkü, giderek sivrileştirmeye
başlıyor bizi yaşadıklarımız. Özellikle, şiir alanında…
2000’lerden beri içinde olduğumuz, yayın yapıp kaçtığımız,
kokteyllerde/ şiir günlerinde/ toplantılarda/ fuarlarda görüşüp yanlarından
ivedilikle sıvıştığımız insanların arasındayız. Ne dışında kalabiliyoruz çarkın
ne de içine girip, edebiyat çatısı altındaki edepsizlikleri görmeyi midemiz
kaldırıyor. Dedikodu bıktırdı ve kabile, klan, çevre, hocalık, şair-i azamlık,
üstatlık, adamcılık, kadıncılık, şiirin fahişeleri, ideolojinin ya da
edebiyatın iktidarperestleri. Bir davanın uğrundanmışlık/tanmışlık/ gibi,
heyecanla ödül kucaklayanları… Şaşkınlıkla izliyoruz. Eve gidince şiir için acı
çekiyorlar mı? Nasıl katlanıyorlar bu kadar maddi bir karşılığa, görünenden
dünyaya? Bilemedik. Allah her birinin yolunu açık etsin, ne diyelim. Biz tam
içine giremedik. Umarım; kendimizi merkezde bulup da, sahteden gülümsemeye
dönüşmeyiz veya abus, tepeden bir bakışa. Edebi kibirgezere…
Arkadaşın arkadaşa şiir eleştirisi yazdığı, -üstelik de,
çoğunun bunu ricayla gerekçelendirdiği- noktada yapı kemikleşmiş. Kırılan ona
çarpan oluyor. Kemik değil, unufak… Hakikat, yapaydan/iddialı sözlerin
giyotinine kurban gidiyor. Dizeden kelle… Yuvarlanıp, Hamlet’in avcuna
kırmızıdan düşüyor: Yazmak ya da yazmamak!.. YazAmamak, yazDIRILAmamak… (!)
Bazılarının İbrahim gibi yanmasının, İsa gibi çarmıha
gerilmesinin, Meryem gibi dışlanmasının anlamı ne? Kıskançlıkların, cinsel
tellallıkların, cilveli gözkırpar dizeyazarlarının, şiir şudur bu değilcilerin,
o da şairse ben şairliği reddediyorumcuların, şu şöyleymiş o böyleymişçilerin
arasında bu yazının yeri nedir? Bence, yapının önünde ağlamak… Duvarın önünde…
Sadece, yakınmak… O kadarcıcık cık cık… Ötesi… Değişir mi? Şiir dünyayı
kurtarabilir mi; büyük mü büyük, tavustan kuş, afiş açan, balonlu bir şey mi?
KESİNLİKLE HAYIR!..
Eğer; şiir bilinçaltını bilince doğru uyumsuzlukla
dönüştürecekse, bugün aşırı lirizmden boğulmuş durumdayız. Cesur dizelerin
değil de teknik-naylon dizelerin bizi heyecanlandırmadığı, şiirin sansürden,
benzeyişlerden, yüksek söz sanatlarından içinin boşaldığı ve çaresizliğin
yanından batik fularlarıyla, toptan sakallarıyla, tak takıştır çantaylarıyla,
dokunmatik telefonlarıyla havaiden estetikle uçuştuğu noktada; o süslü kitap
kapağı resimlerinden ve ceviz puntolu sözlerden sıkıldık biz. ‘‘Facebook’’/
‘‘twitter’’ üstünden bile süregiden şair okşamalarından, birbirlerinin
pışpışlarından, ortamda unutulmamak için yapılan beğenilerden, yorumlarda şaire
‘‘ağabey, eyvallah iyisin’’ diyen diğer şairlerden, şu şair de şüphesiz ki en
yücesiydi deyip diğerlerini hiçeyazanlardan…
Offffffffff… Görüyoruz: Mecburuz. Farkındayız: Acı
çekiyoruz. Bazen biz de bulaşıyoruz. Kendimizi vurmalıyız, şakaktan!..
Bammmmmmmm!..
Şiir ontolojisi bu kadar tamam mı kafalarda? Mesela,
rahmetli genç şair Kemal Taştekin’in şimdi elimde olmayan, yayınevini bile
anımsamadığım ‘‘Ortadoğu Diyalektiği’’ kitabını –şimdinin parası- elli kuruşa
bir sahaftan bulduğumda, tüylerim diken diken olduysa… Ben mi çemberin hayli
dışındayım? Şaşırmışlıklarınız/ keşifleriniz/ heyecanlarınız egodan mı kabuklar
bağladı sizin? Büyüdünüz mü? Şair büyür mü? Biz de mi büyüyeceğiz? Eyvah!..
Şiir devrimse –devrim, salt ideoloji değilse; yapıyı
kıramazsa bile, zorlamaksa-, onurluca, adı Türk şiirine yazılmazsa bile; bir
kadının süt kesiği aşkına, bir boyacı çocuğun fırçasına bulaşarak kendi mezar
taşına koşarcasına sarılmaksa; bummmmmmmmmm!.. Lorca… Ezilenin yanında,
onuruyla ölen ve daha sonra –pek çok şiirperest, bilgi fetişisti, entelektüel
yürürgider tarafından duyumsanamayarak- eksik sahiplenilen doğru bir isim…
Fanzin de öyle!.. Fanzinden Lorca!..
Demiştik bir yerde; Deleuze yaşasaydı, bir fanzine yazısını
verebilirdi diye. Çünkü; kök-sap ana-akımı (yapıyı) ara-yüzeylerden girerek
yıkamasa bile, zorlamak üzere vardır. Hücrenin demirlerini sarsmak… İsyan…
Geldiği kökü sorgulamak… Babasızlık, annesizlik; babaya anneye hürmetle ama ona
karşı durarak… Yeni söz… Dil kurarak… ‘‘Yersiz yurtsuz’’… Kafkaesk… Bilinci
reddediyor; göstermelik gündemleri, aynı isimler ekseninde dönen oluşumları,
ortak imgeler prensliğini, karı-koca, sevgili-mevgili, baba-kız, müdür-torpil
her türlü bileşkeyi… Eğer; orada hakikati kovalayan değil de, yapıyı devam
ettiren bir şeyler varsa… Bilinç akışına sığınıyor. Fanzin böylesi bir akışta
hem suyun berrak hem de bulanık yanını görüyor. Sadece, kitapçılarda değil; abartalım
mı –atış serbest- bir hayat kadınının imanına bulaşıyor. Otobüste koltuğu
kapatıyor, kafede çay bardağına bulaşıyor, kaldırıma düşüveriyor. Evet; bizim
şiirimiz bazı ütülenmiyor. Amannnnn bir şey olmasın dizeciklerime ve yüksek
sesle, kahkahalarla okunsun demiyor. Kimi zaman buruşabiliyor. Epriyor,
yırtılıyor ucu, acıya acıyor, yaşa yaş ve sese ses gayesiyle harekete geçiyor.
Yürüyen şiir… Hayat gibi saçma bir hal içinde diğerlerine göre… ‘‘En az’’ (!)
rolü o kesiyor!..
Ben Bir Katilim !
Ben bir katilim… İnsan hayatına değer vermiyorum. Amerika gibiyim. Fakat kendimi de, işimi de ciddiye almıyorum. Yaşamak ya da ölmek umurumda değil. Adamım Kurt Vonnegut’un dediği gibi “dünya, uzaylıların akıl hastanesidir.” moron değilseniz, böyle bir gezegende iyi olunamayacağını bilirsiniz. Çünkü boyun eğişin ürünü olan hiçbir iyilik, ahlaki değildir. Kurallara uymak, şahsiyetsizleşmeye vardırır. Uygarlık disiplini denen şey, insanın olgunlaşmasını engelleyen sistemdir. Ermişler gibi metropolden kaçıp tabiatla haşır neşir olmayı özendiren bir tek reklâm göremezsiniz. Teknoloji aptalların kötülük yapmasını kolaylaştırmaya adanmıştır. Eğitim, iş, aile, sağlık, iletişim, politika, güvenlik, eğlence… Kısacası sistemin her ana unsuru, köleliğin şablonlarına uyarlanmış durumda. Hakikatten umudumuz kesildi. Yalnızca bir sonraki yalanı merak etmek bizi ayakta tutuyor. İnsanlar birbirlerinin dertlerini kusur sayıyorlar. Hayat, insanın kaybetmekte olduğu bir oyuna dönüştü. Suç, ihlal, terör, delilik ve kaçışın sunduğundan başka bir özgürlük seçeneği kalmadı. Suç artık cezalardan oluşan işleyişe direnmenin adı olmuştur. İhlal gayri insani sınırların dışına çıkmaktadır. Terör, bireyin özne niteliğini açığa vurmak için yapabileceği tek eylem türüdür. Delilik, düşünmek, soru sormak ve en korkuncu itiraz etmektir. Kaçış artık intihar teşebbüsü havası taşıyan bir vazgeçiş ve terk ediştir.Tersini de düşünebilirsiniz: Küresel kötülük sisteminin bir parçası olduğumuz için otomatikman suçluyuz. Sistemleştirilmiş ihlale angaje olmuş vaziyetteyiz. Korku düzenine itaat ettiğimiz için rehine, bu yolla düzenin ömrüne ömür kattığımız için de teröristiz. Düşünmüyoruz, çünkü deliyiz. Ve özgürlükten kaçıyoruz. Hapishanede idman yapan mahkûmlarız…
Çağdaş meşruiyetin temeli, hakikat aleyhtarlığıdır. Birey ise körkütük budalalığın bedenleşmiş halidir. Lakayıtlık ve münasebetsizliğimize rağmen, her nefes bizi ölüme yaklaştırıyor. Cehennemi boylamayı göze almış olmanın rahatlığıyla hareket ediyoruz.
Ben, işte bu kesin yenilgiyi neşeli hale getirmeyi umuyorum. Oyunu hızlandıracağım. Suikast, bombalama, kundaklama, soygun ve adam kaçırmalarla tansiyonu yükselteceğim. Halka silah, uyuşturucu ve sahte para dağıtacağım. Güçsüz, yoksul, anonim ve sahipsiz olmak bir imtiyaz haline gelinceye dek! Tüm ünlülerin vurulduğunu ya da rehin alındığını düşünün. Banka, resmi kurum, holding, borsa ve medya binalarının; alışveriş, eğlence ve iş merkezlerinin havaya uçurulduğunu hayal edin. Fabrika ve gemiler yanıyor. Herkes silahlı. Okullar tatil. Ülke deri değiştiriyor. Ve paranın satın alamayacağı şeylerin dünyasına geri dönüyoruz. Kaosun fitilini ateşlemek için şebekenin başına geçmeyi bekliyordum…!
Karankuş
Çağdaş meşruiyetin temeli, hakikat aleyhtarlığıdır. Birey ise körkütük budalalığın bedenleşmiş halidir. Lakayıtlık ve münasebetsizliğimize rağmen, her nefes bizi ölüme yaklaştırıyor. Cehennemi boylamayı göze almış olmanın rahatlığıyla hareket ediyoruz.
Ben, işte bu kesin yenilgiyi neşeli hale getirmeyi umuyorum. Oyunu hızlandıracağım. Suikast, bombalama, kundaklama, soygun ve adam kaçırmalarla tansiyonu yükselteceğim. Halka silah, uyuşturucu ve sahte para dağıtacağım. Güçsüz, yoksul, anonim ve sahipsiz olmak bir imtiyaz haline gelinceye dek! Tüm ünlülerin vurulduğunu ya da rehin alındığını düşünün. Banka, resmi kurum, holding, borsa ve medya binalarının; alışveriş, eğlence ve iş merkezlerinin havaya uçurulduğunu hayal edin. Fabrika ve gemiler yanıyor. Herkes silahlı. Okullar tatil. Ülke deri değiştiriyor. Ve paranın satın alamayacağı şeylerin dünyasına geri dönüyoruz. Kaosun fitilini ateşlemek için şebekenin başına geçmeyi bekliyordum…!
Karankuş
Savaşın Ortasında Dili Tutulmuş Bir Kedi
Savaşın ortasında...
Susamıştı
Susuzdu
Su dolmuş miğferden su içti
Gözyaşları sudaki yüzüne damladı
Yorulmuştu
Yorgundu
Eşi kaybolmuş postalın içine girip uyudu
Savaş sonrasında...
Kuş avlamayı bıraktı
Günlük tuttu
Kuşların kanatlarında getirdiği pastayı yedi
Fareyle şakalaşıp
Kelebeklerin dansına katıldı
Karların eridiği bir gün
Yanında bir kemancıyla
Siyah renkli faytona zıplayıp
Gitti
O,kafasında şiir dolaşan ilk kediydi
Erdinç Özdemir
Susamıştı
Susuzdu
Su dolmuş miğferden su içti
Gözyaşları sudaki yüzüne damladı
Yorulmuştu
Yorgundu
Eşi kaybolmuş postalın içine girip uyudu
Savaş sonrasında...
Kuş avlamayı bıraktı
Günlük tuttu
Kuşların kanatlarında getirdiği pastayı yedi
Fareyle şakalaşıp
Kelebeklerin dansına katıldı
Karların eridiği bir gün
Yanında bir kemancıyla
Siyah renkli faytona zıplayıp
Gitti
O,kafasında şiir dolaşan ilk kediydi
Erdinç Özdemir
Kırlangıçlardan da Önceydi
zaten bütün renkler eskidir.
dedi.
yüzünün bütün renkleri gibi
eskidir.
baktığın an kadar eski.
kırlangıçlardan da önceydi
bu dünyada her daim
hiçbir şeyi olmayanların yanında olacağım;
kendilerinden, o hiçbir şeye sahip olmamanın huzuru bile esirgenen insanların yanında.
Lorca
dedi.
yüzünün bütün renkleri gibi
eskidir.
baktığın an kadar eski.
kırlangıçlardan da önceydi
bu dünyada her daim
hiçbir şeyi olmayanların yanında olacağım;
kendilerinden, o hiçbir şeye sahip olmamanın huzuru bile esirgenen insanların yanında.
Lorca
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


