1 Kasım 2015 Pazar

Biraz Ben Harper Dinleyelim.

Uçurumun dibinde gaza basmadan hemen önce…

Yine her zamanki gibi uyandığını anlattı. Sabahın altı buçuğunda kapısının tıklandığını… Dışarıya
dalmış gitmişti bunları anlatırken. Garson üçüncü biraları getirirken henüz sabahın on biriydi.

-Yani biliyorsun benim de normal insanlar gibi bir hayatım olabilirdi.

Bıyıklarından beyaz köpükleri elinin tersiyle sildi. “Hayata bak!”
Bu gibi durumlarda birinin gelip enkazı toparlaması, ortalığı derleyip düzenlemesi gerekirdi.

-Acı tabii, deyiverdim.
-Acı yok Rocky, acı yok!

Bu haldeyken bile güldürebildiğine şaşıyordum. Çocukluk arkadaşıydık. Yirmi beş yıl belki daha fazlasını devirmiştik. Çapkınlıklarımız, kavgalarımız, pankartlarımız olmuştu. Şimdiyse göz kenarlarımızdaki çizgilerin olgunluğunu taşımak zorundaydık.

-Yaşlanıyoruz moruk, hayat böyle bohem geçmez. İstersen birkaç kız bulalım biraz kafamız dağılsın.
-Bak sana işin ayrıntısını anlatayım. Sabah annem kapıya dayandı. Daha iki haftadan beri bende kalıyor.
Ve her şeyin amına koydu.
-Kadın hasta ama…
-Kırk beş yaşındayım, kırk bir yıldır aynı hastalığı çekiyorum. Her sabah birinin kapıyı tıklattığını düşün?
Kırk bir yıl diyorum sana. Manowar dinleyen ben döndüm Bergen’e, Azer Bülbül’e!
-N’apıcan atsan atılmaz satsan satılmaz. Ana bu!
-He yavrum he. Düşler Sovyetler Birliği yaşadığımız Yozgat amına koyayım.
-Dördüncüleri söylüyorum.
Kafasını sallayıp kalan birasını fondipledikten sonra, Bergen harika acılar çekmiş ama.

Ne zaman tanıştığımızı hatırlamıyorum, üniversite eylemlerinde olmalıydı. Sıkı dayak yiyorduk devletten. Bir eyleme gidiyorsak diğerinde yaralarımızın geçmesini bekliyorduk. Sene doksanlar falan, Kahrolsun YÖK pankartlarının altında serinlediğimiz yıllar. Kardeş kardeşe yaşamayı düşünüyoruz, genciz ve tek kapitalimiz ailemizin gönderdiği harçlık. Bir yandan duvarlara yazı yazıyorum diğer yandan Perihan’ı düşünüyorum. İşte böyle Türk filmi kıvamındayız. Başımız belli de sonumuz hep efkar, hüzün ve böyle bitmemeliydi civarında kurulan cümleler kadar hazin. Kör topal yaklaştığımız son yani ölüm şu an tek istediğimiz şey.

Karşımdaki adamın annesi şizofren. Hayat bazılarımız için elektrik kesintisi gibi bir şey. Dünyada iyi
insan olmak, kötülüğün varlık amacını değiştirmediği gibi elektrik faturasını da ödemiyor. Bu kadar net! Ama arkadaşım boktan işler yapsa da iyi sayılır. Kuşkusuz “kiralık katilden az kullanılmış Glock” ilanı gibi ironik hepimizin hayatı.

-Şizofreniden emekli olunamıyor biliyorsun değil mi?
-Biliyorum. Kronik.
-Bırak bu laboratuar ağızlarını, sen iktisatçısın!
-(…)
Beyaz gömleği ve kolasız manşetleriyle garson suladı bizi.
-Bira suskunluğa iyi gelir, içelim.
Kadıköy’deyiz. Hep olduğumuz yerde buranın adı martı meyhanesi. Rıhtımın hemen karşısında, oturduğumuz yerden kamyon yükü insan geçer, her biri başka yerlere doğru yetişmeye çalışır. Bir heyula bir karmaşa sanki ‘durmak’ icat edilmemiş gibi bir çağ. Her şeyin hızlısı makbul. Bunu aklımıza kim soktuysa çıkmıyor bir an bile. Düşüncenin hızlısı, garsonun hızlısı, bilgisayarın hızlısı…Bi “Nostaljinizi en son ne zaman upgrade ettiniz?” reklamlarımız eksik sanki.
-Perihan nasıl?
-Elbiseli ve üzgün.
-Düzeltemedin be oğlum şu karınla aranı.
Arjantin bardaklar doldukça teselli sırası değişiyor. İkimizde farkındayız salak değiliz Das Capital
okuduk ulan!
-Yine o boku yemedin inşallah!
-Perihan’la doktora gidiyorum. Sinirimi kontrol etmem için ilaç yazdı, onları yutuyorum. Bir de içkiyi
bırakmam gerekiyor çünkü tetikliyormuş.
-Perihan iyi kızdır. Severim biliyorsun. Dövme o kadını. Şarjöre basar gibi üç kelime etti ve tuvalete gitti. Sürekli mide bulantısıyla yaşamaya çalışmak gibi bir şey. İstatiksel olarak üç kuruşluk hayatta beş liralık yaşıyor gibiyim, gibiyiz. Ayrıca çan eğrisinin de ta amına koyayım.
Masanın kenarından birkaç peçete alıp ellerini kuruttu.
-Bak biliyorsun zamanında aynı boku ben de yedim. Kendini kötü hissetmen çok normal, Perihan’da
kendine biraz çeki düzen versin diye düşünebilirsin. Fakat böyle düşünme.
-Terapide miyiz Cevat!
-Haklısın, içelim.
-Hem Mine teyzeyi konuşuyorduk. Hangi ara konu bana Perihan’a geldi?
-Biz doğduğumuzda biri ateş etmiş ve gitmiş gibi hissediyorum. Sürekli kan kaybederek yaşıyor olduğumuza inanıyorum. Katılıyor musun?
-Evet.
-Katılacan tabi olum eşek osurmuyo. Bu yüzden acı çekenler birbirinin kardeşidir diyorum. Kan bağı
diye soracak olursan, kan değil ama aynı kurşunun yarasıyız biz. Ölene kadar kanayacağız. Başımızdaki dertler bizi işte hep Nietzsche edecek. Naçizane görüşüm bu.
-Saat kaç?

-Bire geliyor.
-Bak insanlar bu saatte plazalardan çıkıp yemeğe gidiyor. Tombullar salatalık, cılızlar adana dürüm
yiyor. Ben neyi düşünüyorum peki?
-(…)
-Annemin Akineton saatini. İşin özü şu ki; artık yaşamak istemiyorum. Bunu en iyi senin anlayacağını düşünüyorum yoldaş. Şimdi buradan geçmişe bakıp keşke Küçükbakkalköy’de koyduğumuz korsanda Hüseyin değil de ben ölseydim. Küçükken benim kırmadığım bir vazoyu ömür boyu tamir etmek için yaşıyor gibi hissediyorum. Bu iş ciddi Cengiz’im. Ölüm, ölene kadar hissettiklerinle alakalı. O geldiği zaman tanrı güzel şarkılar çalıyor olmalı. Hep Bergen hep Bergen değil hayat, biraz Ben Harper’da olmalı. Ne bileyim hep Türkiye değil de biraz da Miami istiyorum.
-Ardında bırakacakların peki?
-Bırakmak istemiyorum. Bunun için cinnet getiren insanlar var. Karısını, çocuğunu kesip intihar edenler. Ama ben kendi ormanımın hayvanıyım! Cinnet getirenler bu ormanda sırtlanlardır, ben filim. Sırtlanların amına koyayım. Ama bu bir tercih Cengiz’im.
-Benden ne istiyorsun?
-Sadece ufak bir rica. Araba kullanmayı öğret, hemen şimdi. Hesabı ödeyeyim kalkalım. Karacaahmet’in yan sokakları hep boş biliyorsun. Orada bir iki tur, hemen kaparım.

Hesabı kapattık. Karacaahmet değil Moda’dan denize bakan bir yokuşun başındayız. Uçurum bile
olamamış bir yükseklik, yerçekiminin istatiksel ayrıntıları, Perihan, annem ve motorun karanlık gücünün sesi.
-Eskiden Marlboro içerdim şimdi tütüne dönmüş gibi hissediyorum.
-Dönmek mi Allah korusun!
-Annem Akineton’unu kendi içmeli artık. Perihan iyi kızdı.
-Perihan bana çok kızdı. Bas şu gaza yeter artık!

İnan Ulaş Arslanboğan


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder