ipi uzun boynu ince ufku kara zamanlar
kırıldı kırılacak bir ayna mıydı hakikat
düşülsün ol tarihe ki : esriyen bir bedeni
hiç bir kuvvet yenemez !
sesiyle neşesiyle kuşların ağaçların
geçiyoruz içinden bir buğulu gerçekliğin
klişesi tarihin esintiyle yerle bir.
eşiğinde bir gölgenin boşalıyor zemberek
çıkıyoruz zıvanadan çarşı pazar sokaklar
düştüğü yerde ethem’in bir haziran bir isyan
ellerinde yapraklar parktan parka çocuklar.
aşılırken ses duvarı kanatları hafızanın
aynı hızla daha bir : olmaya devlet cihanda
bir nefes sıhhat gibi !
k a h r o l s u n h a y a t k i b a ğ z ı ş e y l e r b a r i k a t !
şimdi her yer biber gazı şimdi her yer hakikat !
dört kıtada yakılmalı otuz iki kısım tekmili birden
başı sonu aynı filmin gaz kaçıran bi devlet.
bir isyana girizgahtır:yapraklanan hürriyet !
bir bedenden bir bedene eksilirken adımlar
gecenin karasında kör noktada pusuya
kıyım kıyım bir temmuz bin yıllık bir ekimoz
hepimiz bir aliyiz öldük artık vurmayın !
can şişeden çıkar olmuş kıranlara bin selam!
8 Ekim 2015 Perşembe
gaz bul kazım
bazan kendimi balkondan aşağı atıyorum
üst üste düşüyorum, paramparçayım günlice
ur mudur düşmek, durmayan arabalar
it midir kan bitmiyor çarpışmak
koynumda asfaltı eritiyorum, boynumda asılı bi kumsal
kumsalda bi koala besliyorum, öpüşüyoruz zaman zaman
kazım kıskanıyor
bazan balkona barikat kuruyorum
büst büste koyuyorum, sökmekteyim putları kimden
yak müdür üşümek, kuşlayan taşlar
git müdür sapan bilmiyor çatışmak
koynumda bi başbakanı okşuyorum, boynumda kirli elleri
ellerine kezzap döküyorum, oyuyorum gözlerini
yoluyorum bıyıklarını, buzlu göbek deliğime dikiyorum tek tek
kazım anayasal bir harp
götünden firar eden gazeteciler gördüm işte bilirsin küçük küçük götler
türemek içindir, mitoz bölünür mitler çoğalamaz bir arada yürür itler
it midir yok sanmam, koynumda bir vücudu soyuyorum
kıllı bir vücut bu, kalbinin yerinde kıl dönmesi var
kustu pislik herif yazar dolu midesini of leş
ki leş gibi zemzem kokuyor ağzı
ağzına aldı şimdi yalamakta
ince uzun bir cop
tv izliyor kazım
bazan balkonu havaya uçuruyorum
yerlebir ediyorum balkonu
bana gaz bul kazım diyorum
kazım balkon taklidi yapıyor
kazım’ı kafa kola alıyorum
sis atıyoruz birbirimize, kazım kim
her seçimde kazıma oy veriyorum
beni hortumlasın istiyorum memleketi satsın.
hepimiz hapse girelim, bu bir emirdir kazım özgür ol
hepimiz hapse girmeliyiz kazım yalnız kalmalı
bilirsin özgürlük yalnızlıkla mümkün
bazen balkonun adını değiştiriyorum
kazım demiyorum ona, örneğin peygamber diyorum
ve kazım kendine tapıyor
balkon artık kabe
etrafında dönüyoruz balkonun, kazım’la el ele
sevişesim geliyor ama günah
kazım’a tecavüz ediyorum
imam nikahı kıyıyorum üstüne, kafam rahat
günde beş vakit kazım
peter pan
üst üste düşüyorum, paramparçayım günlice
ur mudur düşmek, durmayan arabalar
it midir kan bitmiyor çarpışmak
koynumda asfaltı eritiyorum, boynumda asılı bi kumsal
kumsalda bi koala besliyorum, öpüşüyoruz zaman zaman
kazım kıskanıyor
bazan balkona barikat kuruyorum
büst büste koyuyorum, sökmekteyim putları kimden
yak müdür üşümek, kuşlayan taşlar
git müdür sapan bilmiyor çatışmak
koynumda bi başbakanı okşuyorum, boynumda kirli elleri
ellerine kezzap döküyorum, oyuyorum gözlerini
yoluyorum bıyıklarını, buzlu göbek deliğime dikiyorum tek tek
kazım anayasal bir harp
götünden firar eden gazeteciler gördüm işte bilirsin küçük küçük götler
türemek içindir, mitoz bölünür mitler çoğalamaz bir arada yürür itler
it midir yok sanmam, koynumda bir vücudu soyuyorum
kıllı bir vücut bu, kalbinin yerinde kıl dönmesi var
kustu pislik herif yazar dolu midesini of leş
ki leş gibi zemzem kokuyor ağzı
ağzına aldı şimdi yalamakta
ince uzun bir cop
tv izliyor kazım
bazan balkonu havaya uçuruyorum
yerlebir ediyorum balkonu
bana gaz bul kazım diyorum
kazım balkon taklidi yapıyor
kazım’ı kafa kola alıyorum
sis atıyoruz birbirimize, kazım kim
her seçimde kazıma oy veriyorum
beni hortumlasın istiyorum memleketi satsın.
hepimiz hapse girelim, bu bir emirdir kazım özgür ol
hepimiz hapse girmeliyiz kazım yalnız kalmalı
bilirsin özgürlük yalnızlıkla mümkün
bazen balkonun adını değiştiriyorum
kazım demiyorum ona, örneğin peygamber diyorum
ve kazım kendine tapıyor
balkon artık kabe
etrafında dönüyoruz balkonun, kazım’la el ele
sevişesim geliyor ama günah
kazım’a tecavüz ediyorum
imam nikahı kıyıyorum üstüne, kafam rahat
günde beş vakit kazım
peter pan
yım yım örgütü 1. meşruniyet bildirgesi
cuma niyazında zeytinburnu’nda toplanıyoruz
sirkeci’ye kadar trenlerden sarkıyoruz
vapurları boyuyoruz eminönü’nde bazan yeşil bazan siyaha
çalan bir kedinin elinden tutuyoruz kız kulesi açıklarında
senelerce boğuluyoruz birkaç saniye surmuş zaman
gözlerimiz açılınca gece, kapanınca çimen caddelere dizik
kargalar leş şehri yemiş
içim buğulanıyor kaç kaburgam kırık nasıl da su toplamış ayaklarım
yoksa uçmuyor muyduk yaprak çiziyorken kamışlara
her cumartesi ayazında taksim’den toplanıyoruz
trt binasına kadar bozuk çekiyoruz, karlı ekran
sonra birden görüntü berraklaşıyor amirim net
bütün karakol diplerine kamera kurulacak,
yayın emniyet.net’den
kuşdili mezarına araba dökmüşler
şu yoğurtçu’yu yımyımlasakta mı saklasak
bütün çocuk karakolları kreş, kadıköy belediyesi lunapark olacak!
her pazar hipodromda coplanıyoruz
ölülerimizi gömüyoruz doğduğumuz yere.
uzaya kadar minibüsle ayakta gidiyoruz
yıldızları soyuyoruz
susan bir kedinin tırnaklarını görüyoruz karaya vurduğumuzda
gözlerimiz bir açılıp bir kapanıyor
son kumsal da yitirilmiş
her pazartesi vergi dairesinde uyanıyoruz.
bir kahve daha içiyoruz olağana karşı bir doz daha cinayet
bir poz daha öğle molası bir koz daha ihale
suç aletimiz kravat, koltukaltlarımız leş para kokusu
bir karga yanaşıyor korkuluğumuza
bir yorgunluk birası daha yımyımlıyoruz
bir toz bezi, biraz arap sabunuyla salıya uyuyoruz
gözlerimiz bir kapanıp bir açılıyor arap kağıdından jokerler yaparken
son kumsalda yitirilmişiz
her salıyı, çarşambayı ve perşembeyi unutuyorsun
cuma niyazından çıkıp aramıza karışıyorsun
omzunuza çarpıyorum yolda yürürken
ezilen bir kedinin ardından ağlıyorsun açık tribün arkasında
maçtan önce bağırıyorum maçtan sonra sesimiz kısık
duvarlara yazıyorum:
stadyumlar, kerhaneler, bisikletler, birahaneler beleş olacak!
anlamıyorlar,
yımyımsak bir bildiğimiz var
müslüm çizmeci
sirkeci’ye kadar trenlerden sarkıyoruz
vapurları boyuyoruz eminönü’nde bazan yeşil bazan siyaha
çalan bir kedinin elinden tutuyoruz kız kulesi açıklarında
senelerce boğuluyoruz birkaç saniye surmuş zaman
gözlerimiz açılınca gece, kapanınca çimen caddelere dizik
kargalar leş şehri yemiş
içim buğulanıyor kaç kaburgam kırık nasıl da su toplamış ayaklarım
yoksa uçmuyor muyduk yaprak çiziyorken kamışlara
her cumartesi ayazında taksim’den toplanıyoruz
trt binasına kadar bozuk çekiyoruz, karlı ekran
sonra birden görüntü berraklaşıyor amirim net
bütün karakol diplerine kamera kurulacak,
yayın emniyet.net’den
kuşdili mezarına araba dökmüşler
şu yoğurtçu’yu yımyımlasakta mı saklasak
bütün çocuk karakolları kreş, kadıköy belediyesi lunapark olacak!
her pazar hipodromda coplanıyoruz
ölülerimizi gömüyoruz doğduğumuz yere.
uzaya kadar minibüsle ayakta gidiyoruz
yıldızları soyuyoruz
susan bir kedinin tırnaklarını görüyoruz karaya vurduğumuzda
gözlerimiz bir açılıp bir kapanıyor
son kumsal da yitirilmiş
her pazartesi vergi dairesinde uyanıyoruz.
bir kahve daha içiyoruz olağana karşı bir doz daha cinayet
bir poz daha öğle molası bir koz daha ihale
suç aletimiz kravat, koltukaltlarımız leş para kokusu
bir karga yanaşıyor korkuluğumuza
bir yorgunluk birası daha yımyımlıyoruz
bir toz bezi, biraz arap sabunuyla salıya uyuyoruz
gözlerimiz bir kapanıp bir açılıyor arap kağıdından jokerler yaparken
son kumsalda yitirilmişiz
her salıyı, çarşambayı ve perşembeyi unutuyorsun
cuma niyazından çıkıp aramıza karışıyorsun
omzunuza çarpıyorum yolda yürürken
ezilen bir kedinin ardından ağlıyorsun açık tribün arkasında
maçtan önce bağırıyorum maçtan sonra sesimiz kısık
duvarlara yazıyorum:
stadyumlar, kerhaneler, bisikletler, birahaneler beleş olacak!
anlamıyorlar,
yımyımsak bir bildiğimiz var
müslüm çizmeci
küçük kara balık'la söyleşi - 21. lgbti onur haftası trans yürüyüşü sonrası
21. lgbt onur haftası
23 haziran 2013
ONUR YÜRÜYÜŞÜ sonrası
tünel'de tünedik.
#direnayol
evrim: naber?
küçük kara balık: iyiyim, siz nasılsınız?
evrim: siz deme, sen de.
küçük kara balık: iyi. sen nasılsın?
evrim: iyiyim ben de.
teşekkür ederim..
hakan: bana sigara yok mu ya?
evrim: al..
evrim: ee, anlat bakalım.. şu GEZİ olaylarıyla ilgili fikrini merak
ediyorum öncelikle. ne düşünüyosun GEZİ olaylarıyla ilgili?
küçük kara balık: GEZİ olaylarıyla ilgili..
eski haline dönmesini istiyorum.
hakan: eski hali nasıldı ki
yani? şimdi nasıl?
küçük kara balık: şimdi POLİS.. (duraklar)
hakan: şimdi
bilmiyoruz zaten..
küçük kara balık: yani POLİS ele geçirdi orayı. eski hali gibi
olmasını istiyoruz. herkes gezsin, tanısın, görsün..
evrim: eski hali nasıldı?
küçük kara balık: eski hali.. (duraklar)
evrim: hangi eski hali?
çadırlar kurulduğundaki hali mi yoksa çok daha öncesinden mi söz ediyosun?
küçük kara balık: daha öncesi.
evrim: sen
hep oraya mı gidiyodun?
küçük kara balık: ben hep ordaydım. yani
arada gidiyodum.
evrim: asıl GEZİ sakini sendin yani.. asıl orada
yaşayan sendin değil mi, biz değildik.
küçük kara balık: evet.
evrim: biz sonradan geldik.
sen hep oradaydın.
küçük kara balık: yani..
evrim: o zamanlar nasıldı
orası?
küçük kara balık: o
zamanlar çok iyiydi ya, şimdikinden kat kat iyiydi. arkadaşlarımızla GEZİyoduk, yiyip içiyoduk..
kendimize arkadaşlar yaptık, yeni insanlarla tanıştık.. bir çok insan oraya
gezmeye geliyodu. turistinden tut yabancısına, işte, arabından tut türküne
herkes GEZİyodu yani orda..
evrim: sonra
ne oldu?
küçük kara balık: sonra başbakan recep TAYYİP erdoğan oraya bi AVEME(dir) yapmaya karar verdi(!). sonra, HALK da buna İZİN VERMEDİ, yapılmasını
istemedi.
evrim: sen de o HALKın içinde misin?
küçük kara balık: evet.
evrim: sen ne istiyosun? AVEME yapılmasını istiyo musun?
küçük kara balık: herşey normale dönsün
istiyorum. hayır.
hakan: çadırlar kurulmadan
önce siz ne yapıyodunuz orda, merak ediyorum.. daha mı mutluydunuz? bu çadırlar
olmadan önce, protestolar olmadan önce.. çadırların olduğu zaman mı daha
iyiydi, çadırlardan önce mi daha iyiydi?
küçük kara balık: aslında ikisi de
iyiydi de.. çadır varken bence daha iyiydi.
evrim: neden?
küçük kara balık: bence oranın
yapılmasına ENGEL OLsunlar.
evrim: çadırlar varken sen ne
yaptın orda?
küçük kara balık: çadırlar varken yeni
insanlarla tanıştım, çadırları ziyaret ettim, selamlaştım, gezdim..
hakan: kötü davranan oldu mu
sana?
küçük kara balık: hayır.. ne olursa
olsun, yani, lazından tut kürdüne çerkezine kadar HERKES KARDEŞ yani.. AYRIMCILIK OLMAZ (OLSUN).
evrim: haklısın ya,
harikasın..
küçük kara balık: bende AYRIMCI lık olmaz. DÜNYA insanı güzel insan.
evrim: sen de çok güzelsin..
küçük kara balık: teşekkür ederim.
hakan: gece nerede kalıyosun?
burda uyuyo musun?
küçük kara balık: yani..
uyuyorum, GEZİyorum, bazen
sabaha kadar bir yerde oturuyorum arkadaş yapıyorum kendime..yeni insanlarla
tanışıp muhabbet ediyorum. onlarla kalıyorum bazen, evlerine davet ediyolar.
evlerinde de kalabiliyorum.
hakan: para veren oluyo mu?
küçük kara balık: oluyodu. param
olmayınca bile, bir yerde oturup şarkı söylüyodum, gelip geçen para veriyodu
yani.. turistlerden alamadım da, buranın insanlarından alabildim. aldıklarım
çok iyi insanlardı yani. lokanta yanlarında abilerle tanışıyodum, olaylarımızı
anlatıyodum falan filan..nerde kalıyosun diyolardı. ben gayrettepe'de
oturuyodum diyodum ama burda sabahlamaya geldim diyodum, burda gezmeye geldim
diyodum, DİRENmeye geldim
diyodum..
evrim: yerim seni ya..
küçük kara balık: işte, abilerle de
tanışıyoduk öyle. soruyolardı karnın aç mı falan. ben de aç olursam “açım”
derdim, aç olmazsam da “teşekkür ederim, afiyet olsun” derdim..muhabbeti
arttırırdım öyle.
hakan: nerelisiniz siz?
küçük kara balık: bayburtluyum.
hakan: baban mı bayburtlu?
küçük kara balık: yok, annem bayburtlu.
hakan: baban?
küçük kara balık: babam gümüşhaneli.
hakan: neden gümüşhaneli
değilsin de bayburtlusun?
küçük kara balık: yani.. aralarında bi FARK YOK.
hakan: ne zaman gördün babanı?
küçük kara balık: altı aylıkken gördüm..
hakan: sonra?
küçük kara balık: vefat
etti..
hakan: başın
sağolsun.
küçük kara balık: şey, pardon, daha bir
yaşıma girdim, ondan sonra gördüm.
hakan: şimdi kaç yaşındasın?
küçük kara balık: on dört.
hakan: çok olmuş.
küçük kara balık: hmmm..
hakan: annen..
küçük kara balık: ııı.. şu an annemle
kalıyorum.
hakan: gayrettepe'de mi?
küçük kara balık: evet.
hakan: oralar da güzel di mi?
küçük kara balık: çok güzel.
hakan: metroyla mı gidip
geliyosun?
küçük kara balık: evet, hıhıımm..
meydandan biniyorum, iki üç durak var arada, pek fazla fark yok.
hakan: GAZ YEdin mi hiç?
küçük kara balık: yani..
birkaç kere GAZ YEdim ama farkettim ki bünyem
birçok insandan çok daha kuvvetli.
evrim: okul hakkında ne
düşünüyosun?
küçük kara balık: ilkokulu bitirdim,
liseye geçiyorum.. okumayı tercih ederim. SOKAK insanı olmak istemem. ya İLLA Kİ SOKAKta kalırım ama okulu
bırakma anlamına gelmez.
evrim: devam edecek misin?
istiyo musun?
küçük kara balık: illa
ki. istiyorum.
evrim: neden?
küçük kara balık: yani sokak
insanlarının bir çoğuna bakıyosun, bi sigara alacak parası bile yok. yani bi
simit alacak parası bile yok. öyle olmak istemiyorum ben. param cebimde
olsun, büyüyünce evlenip yuva kurmak istiyorum. sevdiğim KIZa kavuşmak İSTİYORUM.
hakan: var mı sevdiğin KIZ?
küçük kara balık: var..
(gülümsüyoruz..)
evrim: ne söylemek istersin
başka?
küçük kara balık: şu an, ayıptır
söylemesi ama, cebimde param olsun gezmek isterim. sevdiğim kızın yanımda
olması.. el ele tutuşup gezerdim. ne isterse alırdım.
evrim: seni rahatsız eden
birşeyler var mı bu dünyada?
küçük kara balık: e, illa ki.. mesela POLİS'lerin GAZ SIKması zoruma gidiyo..
bence hepsi TAYYİP'in
emirleri.
hakan: peki haklılar mı?
küçük kara balık: illa ki kentsel
dönüşüm olcak ama hani, bence TAYYİP'in
yaptığı ÇOK AYIP BİŞİ (AYOL) yani.
evrim: biz hep TAKSİM ve GEZİ çevresinde dolaştık, hep onunla ilgili
sorular sorduk sana. senin hayatta şu an en çok istediğin şey ne?
küçük kara balık: en çok istediğim..
yani.. küçüklüğüme geri dönmek
isterim. en baştan başlamak isterim..
küçük kara balık: abla
siz sevgili misiniz? (güneş gözlüklerinin üzerinden bakar, gülümser, işaret
parmaklarını ileri doğru uzatır, birbirine sürter biteviye..)
evrim: hakan
bak, küçük kara balık ne diyo..
hakan: bence öyleyiz..
evrim: gökkuşağı gibiyiz..
evrim: gökkuşağı gibiyiz..
“faşizme karşı bacak
omuza..”
Diş Eti Kanatma Merkezi
bütün gece Alice In Chains..
ot çim zerzavat ve akrabaların düşer
ve arkadaşların düşerse eğer seni de aşağıya çeker
pervane çalışır, müzik dinlenir, kapı çalar
ve dövülür bilincin eşiğinde koşan atlar
sonra ıskartaya çıkar merhabalar..
alarm çalışır ve giyilir parlak kumaştan
şirket entarileri göz kamaşır taarruz başlar
git bak bakalım artık yerinde mi sessizlik
çünkü susmasıdır gece gırtlağı olanın
-bir müddet
cesetler hareket eder sonra herkes evine postalanır
çalışır makine kafa karışır kafa sikilir, kafa siker
bira şişesi açıldıysa eğer geri dönüş sigara ister
rakı yudumlanmaya başlanır, ray değişir,
iç çamaşırı değiştirilir göz deşilir makas değişir
tren dökülür, şehir es verir biri yere düşer
istasyon yanar ve makinist parçalara ayrılır
devlet öldürür, şiir süründürür
seçim senin
şimdi yaşamak mı istiyorsun hiç çekinmeden
evine doğru koş, patlat yorgunluğun sarı neonlarını
ölecek misin, karıncalarını da al git öyleyse
göm kendini, henüz vakit varken çünkü bak
serin gelişiyor sonbahar atakları, taca çıkıyor yaz
daha boğazın kesilecek mesela
deli gibi öksüreceksin ölürken
ve düşeceksin bir karanlığın ardiyasından
boş bira tenekeleri gibi bambaşka karanlıkların
kesik kollarına, kendin ve sen ve sen istifini boz
kasabasından kibarca reddedildiğin o sert akşamların
vardiyada; peynir, ekmek; ceset demek
ki
elinde yıldız tornavida, bacağında baş ağrısı ve
suratındaki maske ve şu kırık kol mu yerdeki
kime ait olduğu belli olmayan mevsim, bu gövde falan
şimdi bu sen misin bu ağustos mezarında
çiçeklerin serinlediği gölgenin enkazında bir piç gibi
yangın tüpüyle bekleyen, tamam şimdi ölebilirsin.
bak gelinlik gibi rakı!
yanmak istiyorsan yan
boğulacak mısın, iyi boğul!
uluer oksal tiryaki
ot çim zerzavat ve akrabaların düşer
ve arkadaşların düşerse eğer seni de aşağıya çeker
pervane çalışır, müzik dinlenir, kapı çalar
ve dövülür bilincin eşiğinde koşan atlar
sonra ıskartaya çıkar merhabalar..
alarm çalışır ve giyilir parlak kumaştan
şirket entarileri göz kamaşır taarruz başlar
git bak bakalım artık yerinde mi sessizlik
çünkü susmasıdır gece gırtlağı olanın
-bir müddet
cesetler hareket eder sonra herkes evine postalanır
çalışır makine kafa karışır kafa sikilir, kafa siker
bira şişesi açıldıysa eğer geri dönüş sigara ister
rakı yudumlanmaya başlanır, ray değişir,
iç çamaşırı değiştirilir göz deşilir makas değişir
tren dökülür, şehir es verir biri yere düşer
istasyon yanar ve makinist parçalara ayrılır
devlet öldürür, şiir süründürür
seçim senin
şimdi yaşamak mı istiyorsun hiç çekinmeden
evine doğru koş, patlat yorgunluğun sarı neonlarını
ölecek misin, karıncalarını da al git öyleyse
göm kendini, henüz vakit varken çünkü bak
serin gelişiyor sonbahar atakları, taca çıkıyor yaz
daha boğazın kesilecek mesela
deli gibi öksüreceksin ölürken
ve düşeceksin bir karanlığın ardiyasından
boş bira tenekeleri gibi bambaşka karanlıkların
kesik kollarına, kendin ve sen ve sen istifini boz
kasabasından kibarca reddedildiğin o sert akşamların
vardiyada; peynir, ekmek; ceset demek
ki
elinde yıldız tornavida, bacağında baş ağrısı ve
suratındaki maske ve şu kırık kol mu yerdeki
kime ait olduğu belli olmayan mevsim, bu gövde falan
şimdi bu sen misin bu ağustos mezarında
çiçeklerin serinlediği gölgenin enkazında bir piç gibi
yangın tüpüyle bekleyen, tamam şimdi ölebilirsin.
bak gelinlik gibi rakı!
yanmak istiyorsan yan
boğulacak mısın, iyi boğul!
uluer oksal tiryaki
hasta çamaşırında tutulamayan çiş bir hareket başlattı.
sanırım haziran hareketi’nde katledilen devrim şehitlerine adanmıştır.
I
odanın (yatak) orta kısmına doğru çekilen su borusu hoşuna gidiyordu, cildi taze kalmalıydı. buruşması, çeşitli kasılmalara yol açacak ve koza mı yoksa yapış yapış, ne karın ağrısıysa işte, bir sıvının içerisinde kendilerini korumaya alacak yavruları için sorun teşkil edecekti.
ayaklarımı ıslatan su birikintisi, midemi üşütmeme ve küflenmiş halıları zamanında turistlere kakalayan çarşılarda yediğim sarımsaklı güvercin kanatlarını altlı üstlü boşaltmama neden oluyordu lakin, dişi bir semenderin gri noktalı götüne girmek hiçbir şeye değişilmezdi.
suyun içinde bile mutlusun, kesik güvercinler ayaklarına değiyor ve partnerini de bir yandan bunlarla beslemeye devam ediyorsun. yanı başımızdaki yoğurt kovasının içine özenle bırakılan yumurtaların üzerine “tutkalı”nı salıyorsun, beslenmeleri içinse öksürük şurubunda dinlendirilmiş kedi maması (bunu seviyorlarmış, sokaktaki hayvanlardan aşıra aşıra alışmışlar) bırakıyorsun.
II
metin, zoofiliyi avuçlayarak kendisini bu işe kaptırmış bir sapığın anlatımı olarak görülebilir. ancak her şey otuz sene önce başlayan kamuya ait park hareketleri ve bunların ilerleyen zamanda tümüyle militan bir ekosistem hareketine dönüşmesiyle başladı. insan ve alt sosyal sınıflarına yönelik olarak bir çıkış yakalamaya çalışan eylemler, önce kent çeperindeki barınak ve evlerde tecritte tutulan, ardından halkayı genişleterek hayvanat bahçelerinde kısıtlı alanlara mahkum edilen canlıların yaşadığı yerlerin sabote edilmesiyle kendisini sürdürdü. insanlar dışında kalan canlı formları ve kurulan temsil komünleri tarafından çeşitli yaptırım metinleri deklare edilerek, organik hukuk yasaları taraflarca kabul edildi. kentin aşamalı imhasına yönelik prosedürler belirlendi ve açık bir şekilde iki ayaklılar tarafından onaylandı. kurulan yeni terrariumlar, yaşam sahalarını kaybettikleri yerlere tekrar dönüş yapan canlılara (flora ve fauna) geçici olarak ev sahipliği yapmaya başladı.
türler arasındaki cinsel geçişlilik halen tartışılmakta.
III
h.g wells, pierre boulle ve diğer kısmi zamanlı modern/humanoid yazın piyasasını oluşturan yazarların düştüğü göreli yanlış açımlamalar, yerküre üzerindeki karşı fenomenlerin hatalı bir biçim kazanarak oluşmasına –hatta hatta hiçbir bokun oluşmamasına- yol açmıştır.
rasyonalizme karşı çıkış, insan estetiğinin reddi ve bio-köleliğin incelenmesi, saussure’ün (ferdinand de) –bizce- sembol ve belirginleşen nesnelere karşı anlam yitiminin sağlamasını yapan yergiyle birlikte bütünsel olarak incelmelidir-liydi.
burada yazmak pratiğinin de, doğal hayata karşı çıktığı da şerh noktası olarak belirlenebilir. ancak, “yazmak”, “bellek”, “pratiğe döküş” de yine bu yan faktörlerle, harf bütünlemelerine dayalı ve diğer metodların (karşı etimoloji, karşı linguistik) incelenmesiyle son bulacaktır (muhtemelen).
IV
cinsel yolla bulaşan en büyük hastalık: bebek,
güzel hobiydi.
babam bana evlenme teklifi etti,
su sayacını patlattımsa da, sen yine de devam et.
Deniz Cansever
I
odanın (yatak) orta kısmına doğru çekilen su borusu hoşuna gidiyordu, cildi taze kalmalıydı. buruşması, çeşitli kasılmalara yol açacak ve koza mı yoksa yapış yapış, ne karın ağrısıysa işte, bir sıvının içerisinde kendilerini korumaya alacak yavruları için sorun teşkil edecekti.
ayaklarımı ıslatan su birikintisi, midemi üşütmeme ve küflenmiş halıları zamanında turistlere kakalayan çarşılarda yediğim sarımsaklı güvercin kanatlarını altlı üstlü boşaltmama neden oluyordu lakin, dişi bir semenderin gri noktalı götüne girmek hiçbir şeye değişilmezdi.
suyun içinde bile mutlusun, kesik güvercinler ayaklarına değiyor ve partnerini de bir yandan bunlarla beslemeye devam ediyorsun. yanı başımızdaki yoğurt kovasının içine özenle bırakılan yumurtaların üzerine “tutkalı”nı salıyorsun, beslenmeleri içinse öksürük şurubunda dinlendirilmiş kedi maması (bunu seviyorlarmış, sokaktaki hayvanlardan aşıra aşıra alışmışlar) bırakıyorsun.
II
metin, zoofiliyi avuçlayarak kendisini bu işe kaptırmış bir sapığın anlatımı olarak görülebilir. ancak her şey otuz sene önce başlayan kamuya ait park hareketleri ve bunların ilerleyen zamanda tümüyle militan bir ekosistem hareketine dönüşmesiyle başladı. insan ve alt sosyal sınıflarına yönelik olarak bir çıkış yakalamaya çalışan eylemler, önce kent çeperindeki barınak ve evlerde tecritte tutulan, ardından halkayı genişleterek hayvanat bahçelerinde kısıtlı alanlara mahkum edilen canlıların yaşadığı yerlerin sabote edilmesiyle kendisini sürdürdü. insanlar dışında kalan canlı formları ve kurulan temsil komünleri tarafından çeşitli yaptırım metinleri deklare edilerek, organik hukuk yasaları taraflarca kabul edildi. kentin aşamalı imhasına yönelik prosedürler belirlendi ve açık bir şekilde iki ayaklılar tarafından onaylandı. kurulan yeni terrariumlar, yaşam sahalarını kaybettikleri yerlere tekrar dönüş yapan canlılara (flora ve fauna) geçici olarak ev sahipliği yapmaya başladı.
türler arasındaki cinsel geçişlilik halen tartışılmakta.
III
h.g wells, pierre boulle ve diğer kısmi zamanlı modern/humanoid yazın piyasasını oluşturan yazarların düştüğü göreli yanlış açımlamalar, yerküre üzerindeki karşı fenomenlerin hatalı bir biçim kazanarak oluşmasına –hatta hatta hiçbir bokun oluşmamasına- yol açmıştır.
rasyonalizme karşı çıkış, insan estetiğinin reddi ve bio-köleliğin incelenmesi, saussure’ün (ferdinand de) –bizce- sembol ve belirginleşen nesnelere karşı anlam yitiminin sağlamasını yapan yergiyle birlikte bütünsel olarak incelmelidir-liydi.
burada yazmak pratiğinin de, doğal hayata karşı çıktığı da şerh noktası olarak belirlenebilir. ancak, “yazmak”, “bellek”, “pratiğe döküş” de yine bu yan faktörlerle, harf bütünlemelerine dayalı ve diğer metodların (karşı etimoloji, karşı linguistik) incelenmesiyle son bulacaktır (muhtemelen).
IV
cinsel yolla bulaşan en büyük hastalık: bebek,
güzel hobiydi.
babam bana evlenme teklifi etti,
su sayacını patlattımsa da, sen yine de devam et.
Deniz Cansever
Ethem’e mektup
İstanbul Boğazı yolcusu musun sen
Hisarlarla çevrelenmiş solcu musun sen
Bulutlara çevirseydim yüzümü
Sen alsaydın fazla olan gözümü
Et yiyenin yoktur makul çözümü...
Kabir azabı senden uzak kalsın. Topraktaki sert karışım yalnız taşlar değil, maden silsileridir. Kindar spermin devlete tetikçi olarak verdiği el değil, baban Muzaffer daha çok hatırlar seni. Seni getiren yol, bir tabloya sahip oluşumun ücreti neyse, maddi açıdan ancak o kadar değerlidir.
Binbir otun botaniği bu topraklardır. Binbir renk ve boydaki otun kesilip biçildiğini, yakıldığını, alevleri geride bırakan vahşi sürünün kaybolduğunu çok az görmüştü sendeki giz. Bende yaşamış ve meşru vakitlere akıp gitmiş gözyaşı gibi, korkunç yanık acılarımdan arda kalan kara topraktaki saklı bağlantılarına dönerlerdi.
Otların, ağaçların yarım asırdır tanığıyım. Gülümseyişe fırsatları yoktu. İmkânları geçici kabiliyetin robotlarınca ellerinden alınmıştı. Baktıkça devleti ve dini harabeye çevirecek bir isyanı hatırlatır bana mezarın.
Şarjörler, sürü halinde yaşayan, bireysel davranamayan hayvan egolu insanların saldırganlığı ve silahıdır. İşte onlar genel olarak devlet kapısına tetikçi olur.
Yüksek rakım ikinci sınıf (dört ihtimale göre) yerleşim özelliğine haiz Ankara şehri budak özü toprağını örten gökkubbe ve onun manyetik ellerince sana karıştırılmış olan meşhur özgül ağırlığı taşıyamaz. Bir gün seni sakatlar kaygısıyla korkardım.
3 adi halden oluşan, payitaht böbürüyle övünen ve kuvvetli kadınların perde ardından yönettiği kanun silahı seni vurdu, kaçtı. Doktorların belki haftadan fazla süren hijyenik saldırıları (belki felç kalacaktın) ölümünü hazırladı.
Ah... senden boşalan özgül ağırlık bir daha o topraklara uğramayacak.
Korktum. Tıbbın kanlı, hijyenik, ameliyatçı ellerinden seni alışa kurtarışa gelemedim.
Sanırım öcün... alındı. Kızılırmak toprağı benim ülkem, gizli devletim sayılırdı.
Anan misali devlete fazlaca güvenen ünlü somuncu oğlu da beyin kanaması veya kalp krizinden öldü. Evvel gün tırın arkadan çarptığı ana, baba ve dört evlat aile boyu öldü.
Ölümlerden sonraya kalanlar şanslı kişilerdir. Gezegenin gittikçe soğumasına bağlı kalarak bujisi, ateşleme sistemi olmayan araç misali ite kaka hareket ettirilen bir hayata karışırlar.
Baban Muzaffer SARISÜLÜK
Hisarlarla çevrelenmiş solcu musun sen
Bulutlara çevirseydim yüzümü
Sen alsaydın fazla olan gözümü
Et yiyenin yoktur makul çözümü...
Kabir azabı senden uzak kalsın. Topraktaki sert karışım yalnız taşlar değil, maden silsileridir. Kindar spermin devlete tetikçi olarak verdiği el değil, baban Muzaffer daha çok hatırlar seni. Seni getiren yol, bir tabloya sahip oluşumun ücreti neyse, maddi açıdan ancak o kadar değerlidir.
Binbir otun botaniği bu topraklardır. Binbir renk ve boydaki otun kesilip biçildiğini, yakıldığını, alevleri geride bırakan vahşi sürünün kaybolduğunu çok az görmüştü sendeki giz. Bende yaşamış ve meşru vakitlere akıp gitmiş gözyaşı gibi, korkunç yanık acılarımdan arda kalan kara topraktaki saklı bağlantılarına dönerlerdi.
Otların, ağaçların yarım asırdır tanığıyım. Gülümseyişe fırsatları yoktu. İmkânları geçici kabiliyetin robotlarınca ellerinden alınmıştı. Baktıkça devleti ve dini harabeye çevirecek bir isyanı hatırlatır bana mezarın.
Şarjörler, sürü halinde yaşayan, bireysel davranamayan hayvan egolu insanların saldırganlığı ve silahıdır. İşte onlar genel olarak devlet kapısına tetikçi olur.
Yüksek rakım ikinci sınıf (dört ihtimale göre) yerleşim özelliğine haiz Ankara şehri budak özü toprağını örten gökkubbe ve onun manyetik ellerince sana karıştırılmış olan meşhur özgül ağırlığı taşıyamaz. Bir gün seni sakatlar kaygısıyla korkardım.
3 adi halden oluşan, payitaht böbürüyle övünen ve kuvvetli kadınların perde ardından yönettiği kanun silahı seni vurdu, kaçtı. Doktorların belki haftadan fazla süren hijyenik saldırıları (belki felç kalacaktın) ölümünü hazırladı.
Ah... senden boşalan özgül ağırlık bir daha o topraklara uğramayacak.
Korktum. Tıbbın kanlı, hijyenik, ameliyatçı ellerinden seni alışa kurtarışa gelemedim.
Sanırım öcün... alındı. Kızılırmak toprağı benim ülkem, gizli devletim sayılırdı.
Anan misali devlete fazlaca güvenen ünlü somuncu oğlu da beyin kanaması veya kalp krizinden öldü. Evvel gün tırın arkadan çarptığı ana, baba ve dört evlat aile boyu öldü.
Ölümlerden sonraya kalanlar şanslı kişilerdir. Gezegenin gittikçe soğumasına bağlı kalarak bujisi, ateşleme sistemi olmayan araç misali ite kaka hareket ettirilen bir hayata karışırlar.
Baban Muzaffer SARISÜLÜK
Bilinmez Çağın Varoluşsal Notları: 1
varlığın yeminli sözcüsü
yasaklı
ağzı
sana
yakın
yüzü
gizli
suikast planlarını karakterlere yamaladığı gün
Otorite’nin yokluğunda
hınç dolu melânkoliyi gördü
varoluşun savunma organizmaları…
teftişten muaf tutulacak hayata
adım adım yollandın
istasyona çıkan her yol
bütüncül bir deney
tatmin yolu bencil
tamamen et
tamamen kemik
dünyanın kadim karakterleriyle
yüz yüze
bulunduğun zamandan, yabancılaş
bırak yaşama, yanlış ol
dünyasal renklerine darbe indir!
Arda Baykal
Suya İnanır, Ayakkabı Giyer, Yalnız Konmuş Bir Ağaca Aşıktır
üç hikaye birden dinledik bugün,
birincisi ölmüş,
daha doğrusu artık öldüğüne karar verilmiş insanlar
tarafından,
bir ayakkabının hikayesiydi.
ikincisi yapayalnız bırakılmış,
daha doğrusu güzel bir yanlışlıkla sağ bırakılmış;
evlerin, yolların, duvarların ortasında çınar diye
bilinen,
oysa ölü dostlarının büyü diye büyüttüğü,
bir ağacın hikayesiydi.
üçüncüsü işi gücü hikaye öğrenmek,
daha doğrusu hikaye uydurup üç kişi görse hemen
anlatmak olan,
biraz yerden biraz gökten kaçırılmış gözleri ve
elleriyle kendine koyulan,
bir adamın hikayesiydi.
ayakkabı bildiğimiz ayakkabı işte,
insan bencilliği devamı eskimiş yüzüne
artık bakılmayan
önce hikaye düşmanları
sonra hikaye uydurucular giyer cinsten
ayakkabı
dalları çatılardan kaçan çınarın
dibine
artık yemekler, naylon torbalarla
büyü diye büyütülenin dibine
bırakılmış
büyü önceleri çay içilen gölgesinde
rüzgar ve işsiz uğrağı
sonraları işsizlerin ve gölgelerin
öldüğünün şahidi
uzun ironisinde alır verir insanın
çömelip rüzgârlığa yalvardığı
büyü seslerin dönüp kendine
kırıldığı...
kırık her sesten tanınmaz yaşarlıkları
bilen adamın
yaşamak için saklandığı boya
sandığının ardından
orta yere kurulmuş çaresiz büyüyü
gözlediği...
çekilmiş suyun kumu mu?
yağmış suyun seli mi?
akan suyun feri mi?
hangisinden gelmişse geri gitmek için
son kez ayakkabılarını
temizlediği...
deniz karanfil
Gök Benden Göçerken
göğsüm sıkışmaktan
hoşlanıyor
sanki yağmur
sanki
solucanlar ve böcekler iş birliğinde bahçeyi terk ediyorlar
sanki kış
duvar ve
karabasan bana çalışıyor
rüyalar çok
orospu, az değil
ölecekmiş gibi
halleniyoruz, ben ve zaman
mezarmış gibi
yapıyor ev, kapı tabut
balkon
durmadan kendini aşağı atıyor
sessiz olun,
komşular duyacak
kedilerim
arkamdan terlik fırlatacak
içim dışıma
sarkıyor
ahatsız
sesleri var nesnelerin
-meselâ cam kırılması,
meselâ balon patlaması-
insanların da!
iklim sallamıyor,
İstanbul hiç
sanki durmadan
seyiren göz
-beni konuşuyorsunuz
biliyorum-
gözümün fırıldak
yerlerine asıyorum sizi
meydanlarımda
sallandırıyorum
göğümden bir
parça bile koklatmıyorum
çünkü ayrık
otlar çıkarken, üzüm asmada çürürken
kendimi
kediyle değiştim
sizden haz
etmiyorum
sizin bir
kokunuz var ki tam şehir
sarılışınız
gri
aşk insanın tükürme
hâli
yakışmadıklarımdan
kurtardığım yakam ve ben
benden göçen gök
korkunç yalnızız,
müthiş sanrılı ve hasta
o değil
de, kargaları neden kovaladınız?
Gökben derviş
Eski ve Yeni Anlamlarıyla Taksim Anıtı
‘Karşı yaka’ anlamına gelen Pera, 300 yıllık Beyoğlu’nun
eski adı. Bizans zamanında buralar boş arazi. Zaten, Bizans döneminde ve
Osmanlı’nın son dönemlerine kadar, İstanbul (Konstantinopolis/Konstantiniyye),
suriçi bölgeden oluşuyor. Haliç’in Sütlüce kıyısı ve Zeytinburnu, Bayrampaşa
vb. semtler, eski İstanbul’un parçası değil. Beyoğlu ve çevresinin isimleri
ise, çoğunlukla Kanuni dönemine uzanıyor (Kasım Paşa, Piyale Paşa vb.).
‘Beyoğlu’ adıyla ilgili iki tane bey’li hikaye var; bir de, ‘bey yolu’ sözünden
türediğine dair görüş.
Taksim adı, suların taksiminin yapıldığı meydandaki
çiçeklerin arkasındaki taş yapıdan (bunlara, ‘maksem’ deniyor) geliyor. Yani
bu, eski zamanların sular idaresi. Yapı, 18. yüzyıla tarihleniyor. Bugün bu
yapı ve su hazneleri, İstiklal’den Meydan’a çıkarken, solda kalıyor. İstiklal
Caddesi’nin eski adı, Cadde-i Kebir; Fransızca’daki adı ise, Grande Rue de
Pera. Fransız Konsolosluğu ise, eski veba hastanesi.
Taksim Meydanı’na neden bir anıt yapıldı? Çünkü o dönem,
İstanbul’da, anıt yapılabilecek çağdaş bir meydan yok. Bir tek Beyazıt Meydanı
var; o da, birçok tarihsel yapıyla çevrili olduğundan, yapı uyuşmazlığı olacağı
düşünülüyor. Sultanahmet Meydanı’nda da benzeri bir durum var. O dönem, Vatan
ve Millet Caddeleri bile yok (1959’da Menderes döneminde açılıyor). Çağdaş bir
anıtın dikilmesi, Osmanlı döneminde (betimsel bir yapı olmayan Abide-i
Hürriyet’i saymazsak), İslam’in tasvir yasağı nedeniyle gerçekleştirilemiyor. Anıt
ihtiyacı, özellikle, yabancı heyetlerin ve orduların ziyaretlerinde tören
düzenleyebilecekleri bir yerin bulunamaması nedeniyle Osmanlı’nın çöküş
döneminde sık sık gündeme geliyor. Anıt için, Kızılay’ın gelişiminde büyük rolü
olmuş İstanbul Mebusu Doktor Hakkı Şinasi Paşa’nın Taksim ve çevresindeki
işadamlarından (ve özellikle gayrımüslimlerden) topladığı bağışlarla kaynak
sağlanıyor. Anıt, bir Cumhuriyet Anıtı; hatta ilk cumhuriyet anıtı. Bu yönüyle,
geri Osmanlı düzeninden kopuşun simgesi.
Anıtın Taksim’e dikilmesini semti gayrımüslimsizleştirme
sürecinin bir parçası olarak da görenler var. Gerçekten de, anıt,
gayrimüslimlerin de bir biçimde anıtta yer almasıyla taçlanacaktı. Kurtuluş’ta
Ermenilerin en yoğun yaşadığı sokaklara Ergenekon, Türk Ocağı vb. milliyetçi
adlar verilmesi, bu temsiliyetsizlikle birlikte manidar oluyor. Gezi Direnişi
sırasında anıta asılmış sol bayraklar, işte o eksik temsiliyet anlayışını aşıp
ülkenin simgesel düzeydeki demokratikleşmesini bir ölçüde tamamlamış
oluyorlardı.
8 Ağustos 1928’de açılan anıtın mimarı olan İtalyan Pietro
Canonica (1869-1959), anıtın çevresinde, İtalya’daki örneklerde olduğu gibi,
bir havuz düşünüyor. Dolayısıyla, düşüncesi, anıtın, havuzun ortasında olması.
Ancak, mali sorunlar nedeniyle, bu gerçekleşemiyor. Aynı biçimde, bu,
Atatürk’ün atlı bir heykeli olacakken, Canonica’nın itirazıyla, İstiklal
Savaşı’nda yer alanları konu ediniyor. Anıt yapılırken, asker-sivil ayrımı
havası veren şöyle bir tartışma geçiyor: “Diyarbakır Mebusu Dr. İbrahim Tâlî Bey,
Gazi Paşa’nın heykelinin mutlaka at üstünde olmasını istemiş, Maarif Vekili
Necati Bey de gerek Gazi’nin, gerekse zabit, neferler ve ahalinin anıtta
kalpaklı gözükmemeleri, ya savaş sonu üniformalarıyla, ya da başı açık
yapılmaları için ısrar etmiş.” (Gülersoy, 1986, s.28).
11 metre yüksekliğindeki ve 180 ton ağırlığındaki Taksim
Anıtı’nın, kırmızı mermerleri Trentino ve yeşil mermerleri ise Suza bölgesinden
geliyor (İtalya). Anıtın Harbiye yüzü, 30 Ağustos’u; İstiklal yönü, Cumhuriyet
Türkiyesi’ni temsil ediyor. Diğer yönler ise, savaşa ve barışa karşılık
geliyor. Anıt’ta Atatürk’ün arkasında, iki Sovyet komutanı da var. Bunlar, Ekim
Devrimi’nin önderlerinden General Mihail Frunze (1885-1925) ve Sovyet Mareşali
Kliment Voroşilov (1881-1969). Bu ikilinin anıtta yer alması, Sovyetler’in
Kurtuluş Savaşı’na desteğini onurlandırmak için. Yani Taksim Anıtı, bir anlamda
Gezi Ruhu’nda ifadesini bulan ittifakların bir temsili olarak da okunabilir.
Öyle ya da böyle, artık Taksim Anıtı’nın farklı bir anlamı
var. Hem ezenler için hem ezilenler için... Bir direnişçinin “biz artık
direnmiyoruz; bu kadar tepki varken, asıl direnen, hükümet” biçimindeki sözünü
anımsayarak, “hem direnenler için hem direnenler için” diyerek sözlerimizi
noktalayalım...
Kaynak Gülersoy, Ç. (1986). Taksim. İstanbul: İstanbul
Kitaplığı.
Ulaş Başar Gezgin
Siz Buna Sabah Diyorsunuz
siz buna sabah diyorsunuz boşluğuna bir caddenin
her şeyin unutulduğu biri gibi duran şeye
uçtuğuna kuşların, göğün kaldığına
yattığınız kadına bir şey soruyor yalnızlık
sevdiğiniz adamı götürüyorlar belki
çünkü siz buna sabah diyorsunuz; buluşunca şaşkın
bir merak var sizde, işte ona sabah diyorsunuz
çocuklarınız var sizin, ölmüş dirilmiş çocuklarınız
eksilten bir evi, gündüzleri çağıran ilk aşktan
gözleriniz falan var sizin, bakmaktan bakılmaktan
işte bunlar da sabah sizin için
sizin için bir sabah belki bütün bunlar
kalmış öylece içinizde, durulmuş yaşanmaktan
siz buna sabah diyorsunuz, dilinizde gezinen heycana
çarpıyor ardı ardına kapılar; aç kalıyoruz bazen birlikte
orda bir yerde uyuyorum çokca, şarkı söylüyorum kalkıp
yanlış yapıyorum bir şeyi, bir şeyi hep yanlış yapıyorum
ucuca gökyüzü aranızda; dahası bildiğiniz şeyler var sizin
anlatırken geçiyor bahar; ölüme inanıyorsunuz yaşarken
çünkü siz kalkıyorsunuz sabahları bir telaşı sarıp boynunuza
bakmadan arkanıza çıkıyorsunuz evlerden, en çok sabahları
işte siz buna sabah diyorsunuz boşluğuna bir caddenin
işte ben oradan geçiyorum boşluğundan o caddenin
çünkü siz yalnızca sabah diyorsunuz.
onur akyıl
Gün Dediler, Her Seyi
Gün Dediler, Her Seyi
Bir Saatte Döndürür
Kumdenizdi Üstelik
Aklıma İlk Düştüğün
Yer.
Ben Yakaya Kim Gelir
Ev Düşecek, İstemem
Öyle Bir An; Sessiziz
Hoşçakalın Cümleten
Der
Kuş Öldürdü Dün Gece
Dua Yoktu Kitapta
Bin Liraya Ev Buldu
Bunları Hep Şansına
Ver
KAAN BOŞNAK
ZEYNEP DİREK İLE SÖYLEŞİ: GEZİNİN BEDENLERİ / Sabahattin Umutlu
Slavoj zizek, Noam
Chomsky , James Petras v.b gibi bir çok filozofun destek verdiği Fransız
filozof Alain Badiou tarafından ise “tarihin uyanışı,,olarak adlandırılan
ötekilerin veya sizin deyiminizle “başka,, nın isyanı, bedenlerin özgürleşme
deneyimi olarak da nitelendirebileceğimiz bu isyan anına, durumuna,durumlara
buradan daha yakından felsefenin içinden bakılınca neler söylenebilir?
Gezi Direnişi ve benzer fenomenlerin sosyolojik, ekonomik ve
düşünsel bir çok boyutu bulunmaktadır. Ayrıca bu fenomenlerin hep bir
tarihsellik bağlamı içerisinde gerçekleştiğini unutmayalım. Andığınız isimler,
ki bunlara başkaları da eklenebilir, kendi problematikleri bağlamında Gezi
Direnişi için afirmatif bir tonda konuştular. Ancak esas Gezi Direnişi’nin
öznelerinin bu fenomeni nasıl algıladıkları önemlidir. Kendi kendilerini nasıl
yorumladılar? Neye karşı konumlandırdılar? Gezideki başkalık, kendisini nasıl kurdu,
nasıl sürdürmek istiyor? Felsefenin içi, tikel bir fenomene baktığında bir çok
şey söyleme imkânı verir ama aslolan, felsefenin içini nasıl doldurduğunuz ve
bu içi nasıl kavramsallaştırdığınız? Eklemek gerekir: Bu kavramsallaştırma
fenomendeki deneyimi bir üst düzeye, Evrensel’e, dilde elverilen başkalığa,
dilin tanıdığı, sunduğu geniş bir soluklanma alanına taşıyor. Başka türlü
düşünmeye, başka türlü eylemeye, edimde bulunmaya katkıda bulunuyor. Önemli
olan, Gezi Direnişi’ni felsefî olarak yorumlamak değil, sonuçta belli bir
toplumsallıkta ortaya çıkan, görünür, kamusal bir Olay’ın kendi üzerine
düşünümünü sağlayacak bir biçimde konumlandırılması.
Ben Gezi’yi demokrasinin özü olan serbest bir kamusal alanın
açılması, cinsiyetli bedenlerin tahakküm eden bir siyasi iktidarın normatif
dayatmaları karşısında biraraya gelip bir dayanışma hareketi içinde birbirine
eklenerek koskoca bir pasif direniş makinesi oluşturmaları olarak görüyorum. Bu
makine burada parçalarına ayrılıyor ve başka bir yerde yeniden birleşiyor. Bu
aynı zamanda tamamen gerçek değil, aynı zaman da sanalda oluşan bir makine.
Gezi’nin özgürleştirici bir yanı var zira muhalefetin ezber bozucu ve dinamik
olabildiğini, eski teorik ve pratik ezberlerin bize zaman kaybettirdiğini
gördük.
Direnişe katılanların
öznelliği tekilliği ve çoklu yapısı bağlamında haziran isyanı iktidarların
tekli durağan tahakkümcü biyopolitikalarına karşı öznelerin dilin ve bedenlerin
dinamizmi akışkanlığı yersizyurtsuz eylemi olarak da görülebilir mi? Buradan
hareketle Gezi’nin sonraki süreçler için bir deneyimleme imkanı oluşturduğunu
söyleyebilir miyiz.
Gezi Direnişi, hali hazırdaki İktidar’a karşı olmakla
tüketilebilecek bir olay değil. Bir tarzın icadı, evrensel bir örneğin ortaya
çıkışı, fenomenolojik bir anlamı var. AKP iktidarı ile ona karşı olanların
oluşturdukları karşıtlığın belirlenişi, her karşıtın kendi karşıtını çağırdığı
bir hareketi meydana getirebilir. Oysa burada, bu karşılığın berisine geçen,
dili, bedeni, varoluşu, politik kimlikleri, benlikleri, ortak benlikleri,
tanımlanamayanları, bir şeyin tarafı olamayanları, mülkün ve sermayenin dikte
ettiği varoluşu onaylamayanların, melankoli ve yas yerine eylemliliği
savunanların duruşunda, bir şeye karşı olmaktan çok, bir şeyi öne çıkarmak, bir
tercihi dile getirmek, kendilerine dayatılan tercihlere hayır demek daha
baskın. Bu nihilist olmayan yaşama sevinci dolu, anti-faşist, ötekini dışlamaya
itiraz eden başkaldırma boyutunu önemli buluyorum ve onu karşıtlığın diline
indirgememeye çalışıyorum. Unutmamalıyız ki, Gezi Direnişi, Türkiye
toplumundaki bütün sorun alanlarının üstüne çıkma iddiasında değildi ama orada
olanlar, bu sorunların nasıl çözümleneceğine ilişkin var olan kanaat
tahakkümünü yıktılar. Bu paha biçilmez bir –politik- deneyimdir.
Öznelerin eylemlilik
sürecindeki oluş hallerini yatay ilişkiler içinde bir arada yaşayabilme kendi
varoluşlarını gerçekleştirme arzusunu felsefe hakikat ilişkisi bağlamında
değerlendirebilir misiniz?
Felsefe ve Hakikat ilişkisi, elbette sözünü ettiğiniz pratik
içerisinde ve bu pratiğe bağlı kalınarak yeniden formüle edilebilir, ama yine
de bir arzunun dile getirilme pratiğinin kendisindeki içerilen hakikatin
hakkını vermek gerekir düşüncesini belirtmeme izin verin. Felsefe herkesin
ortak bir birikimden faydalanarak demokratik bir biçimde konuştuğu ve
birbirinin fikrini eleştirerek geliştirdiği bir söylem alanı açar ve bu alan
içinde kavramlar ve birlikte yaşama ilişkin yeni tavırlar inşa edilir. İnsanın
olma sürecini veya kendini gerçekleştirme sürecini bu çok sesli, başkalarının
konuştuğu felsefi ortamdan ayırmamak, kişisel karar meselesi haline getirmemek
gerek. Nasıl beden hareket ederek, dans ederek yapabileceği farklı hareketleri
keşfediyorsa felsefe de birlikte oluşta yeni tavırlar ve imkanlar keşfetme
imkanı verir bize. Ancak, yine felsefe bize, başka bir jargonun da ürünü
olabilecek bir arada yaşayabilme (bir zamanların “barış içinde birlikte yaşama”
ifadesinin kullanılışındaki olgusallığı hatırlayalım) varoluşunu gerçekleştirme
(“kendi varoluşunu gerçekleştirme”nin yaşam koçları, kişisel gelişim guruları
tarafından nasıl istismâr edildiğini belirtelim) gibi savların işlevselleştiği
alanların sanıldığı kadar masum olmayabileceğini de hatırlatır. Bir hakikat
matrisi tayin edip ona göre eylemek yerine, eylemenin kendisindeki hakikat
içeriğinin değerini bilelim derim.
İtaate ve tahakküme
dayalı ilişkiler düzleminde varlığını ve meşruiyetini sürdüren iktidar yapıları
ve ilişkilerine karşı bir direnişte karşılığını bulan gezinin isyan geleneği
içindeki yeri ve yansımaları neler olabilir? Paris komünü İspanyol devrimi
kürselleşme karşıtı hareketler vs. karşılaştırılırsa gezinin ağsal karakteri anti
otoriter yapısı örgütlenme biçimleri ve pratikleri mülkiyet kavramı açısından
bakıldığında ürettiği farkın felsefi karşılığı ne olabilir?
İktidar, tahakküm, kapitalizm, mülkiyet… Bu kavramlar
ilişkiler, kurumlar, değerler, pratikler aracılığıyla gerçekleşip, kendilerini
yeniden üretiyorlar. Bunlara karşı mücadele etmek, bütün bu network’e karşı
mücadele etmek anlamına geliyor. Mücadelenin belli bir mekânı yok. Görmeyenin
fili tarif etmesine benzer bir mücadele pratiği, yâni belli bir somutluk
alanında kalıp orada debelenmek, başka tür bir tahakkümü davet etmek, hiç
değilse, mevcut olanı tahkim etmek biçiminde somutlaşabilir. Tekrar etmek
gerekirse, tekil bir olayın bir sürü anlamı, yananlamı olabilir; toplumun bir
çok hücresinde bir dönüşümü tetiklemiş olabilir. Ama her olayın bir bağlamı var
ve o bağlam, atfedilen her anlamı doğrulama kapasitesinde olmayabilir. Gezinin
isyan gelenekleri içerisinde bir yeri varsa, bu geleneğe eklemleniyorsa, bunu
Gezi’de dile gelen yenilikle nasıl açıklarız? Yahut Gezi nevzuhur bir olaysa,
bunu belli bir geleneğin dışında mı değerlendirmek gerekir? Gezi’nin felsefi,
politik karşılıkları, düz bir dile tercüme edildiğinde ortaya çıkan şey her
zaman tatmin edici bir hüviyete kavuşmayabilir. Bu yüzden insanlar Gezi Ruhu
diye bir kavrama müracaat ediyorlar, her söylenen, her savlanan şeye karşı,
orada daha fazlası vardı demek için… Bu fazlalığın anlamı üzerinde kafa yormak
gerekir. Bir karşılık varsa, oradan türetilebilecektir çünkü.
Sizi daha çok batı
felsefesi üzerine çalışmalarınızla tanıyoruz, ancak Türkiye’de feminist
hareketin gelişimi öznelerinin nitelikleri üzerine çeşitli yayınlarda
yazılarınız ve bu alana ilişkin araştırmalarınızla da izlemeye çalışıyoruz.
Gezi direnişine katılanların profili üzerineyapılan araştırmalarda geziye
katılanların çoğunluğunu kadınların oluşturduğu dile getiriliyor. Tabii burada
gezinin çok kimlikli ve renkli yapısını oluşturan bileşenlerden lgbt bireylerin
katılımlarını ve kazandırdığı deneyimleri de unutmamalıyız. Sizce bu durumun
kadının toplumdaki yeri iktidar karşısındaki konumlanışı iktidarların kadınlık
algısı kadın bedeni üzerinde uygulanan biyopolitik tahakkümle ilişkisi
kurulabilir mi? Kadının özgürleşmesi mücadelesiyle toplumun diğer
ötekileştirilen bireylerinin bedenleri üzerindeki kuşatmaya ve biyopolitik
tahakküme karşı birlikte direnişleri mümkün mü? Bu kimlikler arasında beden
politikaları ve mücadele pratikleri açısından bir paralellik olabilir mi?
Şöyle düşünelim: tahakküm dediğimiz olgu, toplumun üzerine
kapanan bir olgu ve orada her şey o tahakkümün nesnesi olarak var edilmek
isteniyor. Buna kadınlar, kadın bedeni, kadınlara dair algılar, tasavvurlar
hepsi var… Kadınlar, lgbt... Bunlar kendi mücadelelerini verirken, tahakkümün
bu bütünselliğini akıllarında tutuyorlar ama kendi mücadele alanlarının
spesifik boyutlarını öne çıkartmayı da ihmal etmiyorlar. Gezi süresince de
böyle oldu. Hem oradaki direnişin içinde olundu hem de kendi örgütlerinin,
durumlarının, konumlarının spesifik sorunları dile getirildi. Tahakküme karşı her
direniş momenti, başka direniş momentleriyle ortaklaşacağı pek çok unsur bulur,
bunların bazıları baştan belirlenir, bazıları süreç içerisinde ortaya çıkar.
Burada bence yenilik lgbt hareketinin muhalefeti
güçlendirmesi ve onunla büyüyüp güçlenmesiydi. Bu sene onur yürüyüşünün
ihtişamı ve kalabalığı, cinsiyetli varoluşun bedeni maddeselleştiren tahakkümcü
normlar karşısında bir “acting out” halinde, tüm neşesi ve yaşamsallığıyla
kendisini görünür kılmasını heteroseksüel bir kalabalığın da desteklemesi, lgbt
bireylerin bedensel patlayışının tahakküme isyanın taklit edilesi motiflerinden
birisi olabileceğini gösterdi. Heteronormatif tahakküme bedeniyle isyan
edebilen birey artık cesaret eşiğini çoktan aşmıştır ve her baskıya direnişin
toplumsal bir örneği olarak desteklenmelidir.
Kadın ve lgbt
bireylerin mücadelesinde gezide ve öncesinde sıkça duyduğumuz “benim bedenim
benim kararım,, sloganından esinle “benim parkım kararım,, dönüşen özgürlükçü
direniş algı sının mücadele pratikleri ve deneyimleri açısından önemi ve bu
konuda söylemek istedikleriniz…
Bu sorunuza biraz önce cevap verdim sanıyorum. İktidarın
diline, tasavvurlarına, tasarruflarına karşı durmanın Gezi dolayısıyla
kazandığı, kazandırdığı yeni oluşumların, özgürlükçü atılımların özgül
hareketler, örgütlenmeler ve pratikler açısından sunacağı bir sürü imkân
vardır. Gezi süresince kadınlar bu imkânın farkındaydılar. Feminist ve lgbt ve
çevreci aktivistlerin heteronormatif ve erkek egemen ve agresif kalkınmacı ve
antroposantrik normlara karşı kendi normlarını koyabildiklerini ve demokratik
muhalefetin de bunları kucaklamaya hazır olduğunu gördük. Bir değerler eğitimi
alanı gibiydi gezi.
Fransız filozof
Jacques Rancière evrensel kategorik söylemlerin farklılıkları ortadan
kaldırdığını söylüyor. İmkansız bir kimlik olan “çapulcu,,da eşitlenmek mi?
Yoksa tüm kimliklerin varoluşun hakikati içinde tüm farklılıklarıyla başka bir
“ötekilik ,,ve başkalık deneyimi ve isyanı mı gezi.bu bağlamda felsefeye düşen
iktidarlar ve kimlik politikalarınca her türden farklılığın görmezlikten
gelindiği ve kendini ifade etme kendi varoluşunu gerçekleştirmenin önünde bir
mutabakat arayışı mı.yoksa farklılıkların bir aradalığı ve öznelliği için kendi
varoluşunu gerçekleştirmenin iktidarlarla çatışmanın bilgisi ve deneyim alanı
mı?
Bazen oluş bütün kavramsallığı düzler. Bir direniş,
kalkışma, eylemsellik, dirimsellik, kılı kırk yaran bir bakışın
anlamsızlaşabileceği bir çerçeve sunar. Fakat öznenin kendisini taşıdığı
düzeyde, bu kez, tekrar oluşa dönüp bakmayı gerektirir. Öznenin bedenli bir
varlık olduğu, bedenin zaten çoktan doğanın onunla iletişen bir parçası olduğu,
hem insani dünyanın hem de bir ekosistemin ögesi olduğu, bedenin sınırlarının
akışkan olduğu, iktidarların başlıca tahakküm nesnesi olduğu, direnmenin benim
kavramlarımdan başlamayıp tahakküm altında olan başkasının söylediklerine göre
örgütlenmesi gerektiği, her türlü tahakkümün ötekileştirdiği, bedenimizle de
direnebileceğimiz vs.i gibi fikirleri çağdaş felsefe son 30 yıldır
öğretmekteydi bize. Bu kavramlar siyasi oluş hareketimizde somutlaştı artık;
oluş bunları yeniden düşünmeye elveriyor içinde bulunduğumuz momentte. Bazen
kavramın eşitlediği bir oluştan, bazen oluşun özdeşleştirdiği kavramlardan yola
çıkarız. Gezi Direnişi gibi olaylara baktığımızda, burada sözünü ettiğiniz her
şeyden bir parça, bir işaret, bir anlam kümesi bulmak mümkün olur. Bunları bir
araya getirecek bir üstdil, düşünmeyi kolaylaştırsa bile, oluşun kendi
içerisindeki anlamı tahribetme potansiyeli vardır. Başkalık deneyimi, başka bir
dünya mümkündüre indirgenemez ama böyle bir çıkarımı da vardır. Neyi
savunduğumuz önemlidir, ancak savunduğumuz şeyi konumlandırdığımız dil de
önemlidir. Ve bu ikisi birbiriyle ilintilidir. Bu dili kurmak, bulmak,
keşfetmek, duyumsamak bir başka bilgi ve deneyim sunar. Bu bilgi ve deneyime
kapaklanmak yerine, onu özgürleşmenin, ortaklaşmanın, başkalaşmanın mekânı
olarak somutlaştırmak gerekir.
Akademinin soğuk ve
kapalı odalarında entelektüel bir uğraş bir gösteri alanına sıkışıp kalan
felsefe için bir çıkış imkanı var mı?
Felsefe, akademinin soğuk ve kapalı odalarında yapıldığında
daha değersiz olacak diye (kimi zaman mutlaklık iddiası da taşıyan) bir
değerlendirme doğru değil; felsefe orada da başkasıyla ilişkidir ve kimi zaman
bir performansı da gerekli kılabilir. Nerede yapıldığından çok, nasıl ve hangi
amaçla felsefe yapıldığı önemlidir. Felsefe, bir edim olarak yapılması,
felsefenin formu ve bu forma bağlı içeriğin, kendi dışındaki varlıkları ve
oluşu başka türlü düşünmeye ve bu düşünüm sonucunda başka bir eylemeye imkan
sunduğu için anlamlı hâle gelir. Felsefenin bu biçimini öne çıkarmak gerekir.
Felsefe bir yerden çıkma imkânı ve/veya bir yere kapanma imkanı da sunabilir ve
felsefenin muhatabı, her iki durumda da bambaşka bir açılım için kendini hazır
hissedebilir, kendi sınırlılıklarını, yapabilirliklerini görebilir. Etkinliğin
kendisi, yani bir etkinlik olarak felsefe kavramını bir kere daha düşünmek kimi
zaman şu bakımdan yararlı olabilir: felsefeyi bir misyona koşullamak, o
misyonla anılır hâle getirmek, dönüştürmek, düşünümü sakatlar, yolda bırakır.
Gezi sürecinde dilin raydan çıkmasına lirik zekanın ürünü
olarak da nitelendirebileceğimiz ironik kullanılışına da tanık olduk . ‘yaşasın
bağzı şeyler, ‘slogan bulamadım ,vb. Bu durumun şiirin felsefenin diline yansımaları
ve şiir felsefe ilişkisi hakkında söyleyecekleriniz.
Felsefenin bütün sanatlardan ve şiirlerden devirdiği,
türettiği, sanatları ve şiirin kendisini bir başlangıç yahut bir tutamak
noktası olarak kullandığı bir çok durum ve örnekten söz edilebilir.
Heidegger’in Hölderlin üzerine yazdıklarında olduğu üzere, bir felsefeci, esas
olarak, ötekilerin söyleyişinde kendi yolu için bir iz, bir işaret
keşfedebilir. Kimi durumlarda felsefeci bunun için bulduğu malzemeyi ezer, onu
tanınmaz hale getirir, kimi durumlarda ise nesnesini yüceltir, nesnesinde (yâni
sanat ve şiirde) bambaşka bir boyutu görür, bu görüşünü başkalarına aktarır.
Felsefe için dilin kullanılışında her zaman bir çıkmaz, bir çaresizlik vardır.
İronik ya da değil, şenlikli ya da tasalı, dil, ya söylediğinden daha fazlasını
gizler yahut gizlediğinden daha fazlasını söyler. Felsefe, zekâ ürünü olarak
görülen her ürün için, gerçekte öyle olup olmadığını mutlaka sorar bir kez ve
böylece, ürünü saymaca bir düzenin, bir sıradan konvensiyonun belirtisi
olmaktan kurtarır. Tekil bir fenomenin dille kurduğu ilişkiyi sorgular ve onu
evrensel bir düzeye taşımaya çalışır—bu tikelliği ve yerindeliğini
sorgulayarak. Burada kesin formüller, belirlemelerden çok, bir ilişkinin
matrisinden çok, ilişkinin sunduğu deneyimin kavramsal yükselişinden söz etmek
gerekir. Böylece belki şiir, felsefe, dil vb. konularda orta malı yargılardan
da kurtulabiliriz.
Bana göre “yaşasın bağzı şeyler” eğitim kurumlarımızda
verilen kötü eğitime direnmeyi ve felsefeyi çağıran bir slogan; hem çocuklara
ezberletmeye çalışılan şeylerin onları hiç ilgilendirmediğini açığa vuruyor,
zihnen sakatladığını gösteriyor hem de onların adlandırma yaşadıklarını
adlandırma kavramsallaştırma gereksinimini hissettiriyor.
Derrida ‘ya selamla
soralım sizce Gezi bize ağaçların bir armağanıdır diyebilir miyiz?
Bir direniş, armağan değildir, yani verilen, dışardan gelen
bir şey değildir, belki direnenlerin birbirine armağanı olabilir, sembolik ve
bedensel hareket düzeyinde bir alışveriş vardır-- direnişin kurgulanış ve
alımlanış biçimine bağlı olarak, şeylerin, canlı ve cansız varlıkların ve
kavramların düzeninin başka türlü tahayyül ve prova edilmesi edimidir. Yanyana
duran şeylerin arasının açılması, arası açık şeylerin bir araya getirilmesi,
ortaklaştırılmasıdır. Kendini korumak için kaçan ve sonra yeniden ilerleyip
ortak bir beden oluşturan insanların varlığıdır. Acaba benim bedenim şu veya bu
hareketleri yapabilir mi sorusunun her gün sorulmaya başlanmasıdır. Birlikte ve
başka direnebilmektir. Bedenim ne yapabilir sorusunu keşfetmek ve ona
alışmaktır. Tüketimi kışkırtan bedenlerin değil, yaşayan bedenlerin örnek
alınmasıdır. Ağaçlara sarılan bedenleri gösteren bir resim vardı, bu da
yapabileceğimiz hareketlerden birisidir, basit bedensel hareketler, doğayla
kurabileceğimiz ilişkiler son derece siyasi olabilir.
Son olarak sizce
felsefe nedir .türkiye için felsefe nedir.bu ülkede anti otoriter bir
felsefenin imkanı var mı?
“Felsefe nedir?” sorusunda iki kavram var; “felsefe” ve
“ne”dir. Bir şey nedir? Felsefe bir şey midir? Felsefeyi sorulara cevap verme
işinden azâde kılamayız elbette. Ama felsefenin sorulan soruları başka türlü
sormak, sorulan soruların yerindeliğini tartışmak gibi başka misyonları da
vardır. Felsefe bir cevap verme makinası değildir. Cevapları anlamlı kılacak
şey, soruların niteliğidir. Felsefe, hazır cevaplar verme/oluşturma yerine,
derin ve yerinde sorular sormayı amaçlar. Düşüncedeki atılımı sağlayan,
soruların sorulmasıdır.
Felsefe her zaman otoritenin karşısındadır. Kant’ın aklın
kamusal ve özel kullanışları arasında yaptığı ayrımın zayıf noktası, bireyi bir
yerde itaat etmeye çağırdığı için lekelenmiştir. Burada Kant’ın söylediği
elbette aklın düzeninde bireyin konumunun belirlenmesi anlamında bir itaat olsa
da, felsefenin kışkırtıcılığını evcilleştirmeye çağıran bir boyut içermektedir.
Felsefe, kaostan medet ummaz, felsefeye kendi kaosu yeter zaten. Bu ülke, şu
ülke vs. belirlemeler, bir dilin sınırları içerisinde olmaktan başka bir anlam
ifade etmezler çoğunlukla. Felsefe kahramanlık peşinde koşmak değildir,
felsefenin karşısına aldığı şey, kahramanlık ta dahil, her türlü fenomenin ne
anlama gelebildiğini araştırmaktır.
Başka eklemek
istedikleriniz. Teşekkürler.
Tekrar etmek gerekirse, daha çok soru sormak gerekir. Daha
fazla cevap veren her zaman bulunur. Yöneticiler, bankacılar, maliyeciler ve
polisler her zaman taleb edilenden daha fazla cevap verirler ama onların sorusu
yoktur. Felsefeye düşen sorulara sahip çıkmaktır. Teşekkür ederim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)