8 Ekim 2015 Perşembe

buğulu gerçek

ipi uzun boynu ince ufku kara zamanlar
kırıldı kırılacak bir ayna mıydı hakikat

düşülsün ol tarihe ki : esriyen bir bedeni
hiç bir kuvvet yenemez !

sesiyle neşesiyle kuşların ağaçların
geçiyoruz içinden bir buğulu gerçekliğin
klişesi tarihin esintiyle yerle bir.

eşiğinde bir gölgenin boşalıyor zemberek
çıkıyoruz zıvanadan çarşı pazar sokaklar

düştüğü yerde ethem’in bir haziran bir isyan
ellerinde yapraklar parktan parka çocuklar.

aşılırken ses duvarı kanatları hafızanın
aynı hızla daha bir : olmaya devlet cihanda
bir nefes sıhhat gibi !

k a h r o l s u n h a y a t k i b a ğ z ı ş e y l e r b a r i k a t !
şimdi her yer biber gazı şimdi her yer hakikat !

dört kıtada yakılmalı otuz iki kısım tekmili birden
başı sonu aynı filmin gaz kaçıran bi devlet.

bir isyana girizgahtır:yapraklanan hürriyet !

bir bedenden bir bedene eksilirken adımlar
gecenin karasında kör noktada pusuya
kıyım kıyım bir temmuz bin yıllık bir ekimoz
hepimiz bir aliyiz öldük artık vurmayın !

can şişeden çıkar olmuş kıranlara bin selam!



gaz bul kazım

bazan kendimi balkondan aşağı atıyorum
üst üste düşüyorum, paramparçayım günlice
ur mudur düşmek, durmayan arabalar
it midir kan bitmiyor çarpışmak
koynumda asfaltı eritiyorum, boynumda asılı bi kumsal
kumsalda bi koala besliyorum, öpüşüyoruz zaman zaman
kazım kıskanıyor

bazan balkona barikat kuruyorum
büst büste koyuyorum, sökmekteyim putları kimden
yak müdür üşümek, kuşlayan taşlar
git müdür sapan bilmiyor çatışmak
koynumda bi başbakanı okşuyorum, boynumda kirli elleri
ellerine kezzap döküyorum, oyuyorum gözlerini
yoluyorum bıyıklarını, buzlu göbek deliğime dikiyorum tek tek
kazım anayasal bir harp

götünden firar eden gazeteciler gördüm işte bilirsin küçük küçük götler
türemek içindir, mitoz bölünür mitler çoğalamaz bir arada yürür itler
it midir yok sanmam, koynumda bir vücudu soyuyorum
kıllı bir vücut bu, kalbinin yerinde kıl dönmesi var
kustu pislik herif yazar dolu midesini of leş
ki leş gibi zemzem kokuyor ağzı
ağzına aldı şimdi yalamakta
ince uzun bir cop
tv izliyor kazım

bazan balkonu havaya uçuruyorum
yerlebir ediyorum balkonu
bana gaz bul kazım diyorum
kazım balkon taklidi yapıyor
kazım’ı kafa kola alıyorum
sis atıyoruz birbirimize, kazım kim
her seçimde kazıma oy veriyorum
beni hortumlasın istiyorum memleketi satsın.
hepimiz hapse girelim, bu bir emirdir kazım özgür ol
hepimiz hapse girmeliyiz kazım yalnız kalmalı
bilirsin özgürlük yalnızlıkla mümkün

bazen balkonun adını değiştiriyorum
kazım demiyorum ona, örneğin peygamber diyorum
ve kazım kendine tapıyor
balkon artık kabe
etrafında dönüyoruz balkonun, kazım’la el ele
sevişesim geliyor ama günah
kazım’a tecavüz ediyorum
imam nikahı kıyıyorum üstüne, kafam rahat
günde beş vakit kazım

peter pan

yım yım örgütü 1. meşruniyet bildirgesi

cuma niyazında zeytinburnu’nda toplanıyoruz
sirkeci’ye kadar trenlerden sarkıyoruz
vapurları boyuyoruz eminönü’nde bazan yeşil bazan siyaha
çalan bir kedinin elinden tutuyoruz kız kulesi açıklarında
senelerce boğuluyoruz birkaç saniye surmuş zaman

gözlerimiz açılınca gece, kapanınca çimen caddelere dizik
kargalar leş şehri yemiş
içim buğulanıyor kaç kaburgam kırık nasıl da su toplamış ayaklarım
yoksa uçmuyor muyduk yaprak çiziyorken kamışlara

her cumartesi ayazında taksim’den toplanıyoruz
trt binasına kadar bozuk çekiyoruz, karlı ekran
sonra birden görüntü berraklaşıyor amirim net
bütün karakol diplerine kamera kurulacak,
yayın emniyet.net’den

kuşdili mezarına araba dökmüşler
şu yoğurtçu’yu yımyımlasakta mı saklasak
bütün çocuk karakolları kreş, kadıköy belediyesi lunapark olacak!

her pazar hipodromda coplanıyoruz
ölülerimizi gömüyoruz doğduğumuz yere.
uzaya kadar minibüsle ayakta gidiyoruz
yıldızları soyuyoruz
susan bir kedinin tırnaklarını görüyoruz karaya vurduğumuzda
gözlerimiz bir açılıp bir kapanıyor
son kumsal da yitirilmiş

her pazartesi vergi dairesinde uyanıyoruz.
bir kahve daha içiyoruz olağana karşı bir doz daha cinayet
bir poz daha öğle molası bir koz daha ihale
suç aletimiz kravat, koltukaltlarımız leş para kokusu
bir karga yanaşıyor korkuluğumuza
bir yorgunluk birası daha yımyımlıyoruz
bir toz bezi, biraz arap sabunuyla salıya uyuyoruz
gözlerimiz bir kapanıp bir açılıyor arap kağıdından jokerler yaparken
son kumsalda yitirilmişiz

her salıyı, çarşambayı ve perşembeyi unutuyorsun
cuma niyazından çıkıp aramıza karışıyorsun
omzunuza çarpıyorum yolda yürürken
ezilen bir kedinin ardından ağlıyorsun açık tribün arkasında
maçtan önce bağırıyorum maçtan sonra sesimiz kısık
duvarlara yazıyorum:
stadyumlar, kerhaneler, bisikletler, birahaneler beleş olacak!
anlamıyorlar,
yımyımsak bir bildiğimiz var

müslüm çizmeci

küçük kara balık'la söyleşi - 21. lgbti onur haftası trans yürüyüşü sonrası


21. lgbt onur haftası
23 haziran 2013
ONUR YÜRÜYÜŞÜ sonrası tünel'de tünedik.
#direnayol

evrim: naber?
küçük kara balık: iyiyim, siz nasılsınız?
evrim: siz deme, sen de.
küçük kara balık: iyi. sen nasılsın?
evrim: iyiyim ben de. teşekkür ederim..
hakan: bana sigara yok mu ya?
evrim: al..

evrim: ee, anlat bakalım.. şu GEZİ olaylarıyla ilgili fikrini merak ediyorum öncelikle. ne düşünüyosun GEZİ olaylarıyla ilgili?
küçük kara balık: GEZİ olaylarıyla ilgili.. eski haline dönmesini istiyorum.
hakan: eski hali nasıldı ki yani? şimdi nasıl?
küçük kara balık: şimdi POLİS.. (duraklar)
hakan: şimdi bilmiyoruz zaten..
küçük kara balık: yani POLİS ele geçirdi orayı. eski hali gibi olmasını istiyoruz. herkes gezsin, tanısın, görsün..
evrim: eski hali nasıldı?
küçük kara balık: eski hali.. (duraklar)
evrim: hangi eski hali? çadırlar kurulduğundaki hali mi yoksa çok daha öncesinden mi söz ediyosun?
küçük kara balık: daha öncesi.
evrim: sen hep oraya mı gidiyodun?
küçük kara balık: ben hep ordaydım. yani arada gidiyodum.
evrim: asıl GEZİ sakini sendin yani.. asıl orada yaşayan sendin değil mi, biz değildik.
küçük kara balık: evet.
evrim: biz sonradan geldik. sen hep oradaydın.
küçük kara balık: yani..
evrim: o zamanlar nasıldı orası?
küçük kara balık: o zamanlar çok iyiydi ya, şimdikinden kat kat iyiydi. arkadaşlarımızla GEZİyoduk, yiyip içiyoduk.. kendimize arkadaşlar yaptık, yeni insanlarla tanıştık.. bir çok insan oraya gezmeye geliyodu. turistinden tut yabancısına, işte, arabından tut türküne herkes GEZİyodu yani orda..
evrim: sonra ne oldu?
küçük kara balık: sonra başbakan recep TAYYİP erdoğan oraya bi AVEME(dir) yapmaya karar verdi(!). sonra, HALK da buna İZİN VERMEDİ, yapılmasını istemedi.
evrim: sen de o HALKın içinde misin?
küçük kara balık: evet.
evrim: sen ne istiyosun? AVEME yapılmasını istiyo musun?
küçük kara balık: herşey normale dönsün istiyorum. hayır.
hakan: çadırlar kurulmadan önce siz ne yapıyodunuz orda, merak ediyorum.. daha mı mutluydunuz? bu çadırlar olmadan önce, protestolar olmadan önce.. çadırların olduğu zaman mı daha iyiydi, çadırlardan önce mi daha iyiydi?
küçük kara balık: aslında ikisi de iyiydi de.. çadır varken bence daha iyiydi.
evrim: neden?
küçük kara balık: bence oranın yapılmasına ENGEL OLsunlar.
evrim: çadırlar varken sen ne yaptın orda?
küçük kara balık: çadırlar varken yeni insanlarla tanıştım, çadırları ziyaret ettim, selamlaştım, gezdim..
hakan: kötü davranan oldu mu sana?
küçük kara balık: hayır.. ne olursa olsun, yani, lazından tut kürdüne çerkezine kadar HERKES KARDEŞ yani.. AYRIMCILIK OLMAZ (OLSUN).
evrim: haklısın ya, harikasın..
küçük kara balık: bende AYRIMCI lık olmaz. DÜNYA insanı güzel insan.
evrim: sen de çok güzelsin..
küçük kara balık: teşekkür ederim.
hakan: gece nerede kalıyosun? burda uyuyo musun?
küçük kara balık: yani.. uyuyorum, GEZİyorum, bazen sabaha kadar bir yerde oturuyorum arkadaş yapıyorum kendime..yeni insanlarla tanışıp muhabbet ediyorum. onlarla kalıyorum bazen, evlerine davet ediyolar. evlerinde de kalabiliyorum.
hakan: para veren oluyo mu?
küçük kara balık: oluyodu. param olmayınca bile, bir yerde oturup şarkı söylüyodum, gelip geçen para veriyodu yani.. turistlerden alamadım da, buranın insanlarından alabildim. aldıklarım çok iyi insanlardı yani. lokanta yanlarında abilerle tanışıyodum, olaylarımızı anlatıyodum falan filan..nerde kalıyosun diyolardı. ben gayrettepe'de oturuyodum diyodum ama burda sabahlamaya geldim diyodum, burda gezmeye geldim diyodum, DİRENmeye geldim diyodum..
evrim: yerim seni ya..
küçük kara balık: işte, abilerle de tanışıyoduk öyle. soruyolardı karnın aç mı falan. ben de aç olursam “açım” derdim, aç olmazsam da “teşekkür ederim, afiyet olsun” derdim..muhabbeti arttırırdım öyle.

hakan: nerelisiniz siz?
küçük kara balık: bayburtluyum.
hakan: baban mı bayburtlu?
küçük kara balık: yok, annem bayburtlu.
hakan: baban?
küçük kara balık: babam gümüşhaneli.
hakan: neden gümüşhaneli değilsin de bayburtlusun?
küçük kara balık: yani.. aralarında bi FARK YOK.
hakan: ne zaman gördün babanı?
küçük kara balık: altı aylıkken gördüm..
hakan: sonra?
küçük kara balık: vefat etti..
hakan: başın sağolsun.
küçük kara balık: şey, pardon, daha bir yaşıma girdim, ondan sonra gördüm.
hakan: şimdi kaç yaşındasın?
küçük kara balık: on dört.
hakan: çok olmuş.
küçük kara balık: hmmm..
hakan: annen..
küçük kara balık: ııı.. şu an annemle kalıyorum.
hakan: gayrettepe'de mi?
küçük kara balık: evet.
hakan: oralar da güzel di mi?
küçük kara balık: çok güzel.
hakan: metroyla mı gidip geliyosun?
küçük kara balık: evet, hıhıımm.. meydandan biniyorum, iki üç durak var arada, pek fazla fark yok.

hakan: GAZ YEdin mi hiç?
küçük kara balık: yani.. birkaç kere GAZ YEdim ama farkettim ki bünyem birçok insandan çok daha kuvvetli.

evrim: okul hakkında ne düşünüyosun?
küçük kara balık: ilkokulu bitirdim, liseye geçiyorum.. okumayı tercih ederim. SOKAK insanı olmak istemem. ya İLLA Kİ SOKAKta kalırım ama okulu bırakma anlamına gelmez.
evrim: devam edecek misin? istiyo musun?
küçük kara balık: illa ki. istiyorum.
evrim: neden?
küçük kara balık: yani sokak insanlarının bir çoğuna bakıyosun, bi sigara alacak parası bile yok. yani bi simit alacak parası bile yok. öyle olmak istemiyorum ben. param cebimde olsun,  büyüyünce evlenip yuva kurmak istiyorum. sevdiğim KIZa kavuşmak İSTİYORUM.
hakan: var mı sevdiğin KIZ?
küçük kara balık: var..
(gülümsüyoruz..)

evrim: ne söylemek istersin başka?
küçük kara balık: şu an, ayıptır söylemesi ama, cebimde param olsun gezmek isterim. sevdiğim kızın yanımda olması.. el ele tutuşup gezerdim. ne isterse alırdım.

evrim: seni rahatsız eden birşeyler var mı bu dünyada?
küçük kara balık: e, illa ki.. mesela POLİS'lerin GAZ SIKması zoruma gidiyo.. bence hepsi TAYYİP'in emirleri.
hakan: peki haklılar mı?
küçük kara balık: illa ki kentsel dönüşüm olcak ama hani, bence TAYYİP'in yaptığı ÇOK AYIP BİŞİ (AYOL) yani.
evrim: biz hep TAKSİM ve GEZİ çevresinde dolaştık, hep onunla ilgili sorular sorduk sana. senin hayatta şu an en çok istediğin şey ne?
küçük kara balık: en çok istediğim.. yani.. küçüklüğüme geri dönmek isterim. en baştan başlamak isterim..


küçük kara balık: abla siz sevgili misiniz? (güneş gözlüklerinin üzerinden bakar, gülümser, işaret parmaklarını ileri doğru uzatır, birbirine sürter biteviye..)
evrim: hakan bak, küçük kara balık ne diyo..
hakan: bence öyleyiz..
evrim: gökkuşağı gibiyiz..




“faşizme karşı bacak omuza..”


Diş Eti Kanatma Merkezi

bütün gece Alice In Chains..

ot çim zerzavat ve akrabaların düşer
ve arkadaşların düşerse eğer seni de aşağıya çeker
pervane çalışır, müzik dinlenir, kapı çalar
ve dövülür bilincin eşiğinde koşan atlar
sonra ıskartaya çıkar merhabalar..
alarm çalışır ve giyilir parlak kumaştan
şirket entarileri göz kamaşır taarruz başlar
git bak bakalım artık yerinde mi sessizlik
çünkü susmasıdır gece gırtlağı olanın

-bir müddet

cesetler hareket eder sonra herkes evine postalanır
çalışır makine kafa karışır kafa sikilir, kafa siker
bira şişesi açıldıysa eğer geri dönüş sigara ister
rakı yudumlanmaya başlanır, ray değişir,
iç çamaşırı değiştirilir göz deşilir makas değişir
tren dökülür, şehir es verir biri yere düşer
istasyon yanar ve makinist parçalara ayrılır

devlet öldürür, şiir süründürür

seçim senin

şimdi yaşamak mı istiyorsun hiç çekinmeden
evine doğru koş, patlat yorgunluğun sarı neonlarını
ölecek misin, karıncalarını da al git öyleyse
göm kendini, henüz vakit varken çünkü bak
serin gelişiyor sonbahar atakları, taca çıkıyor yaz
daha boğazın kesilecek mesela
deli gibi öksüreceksin ölürken
ve düşeceksin bir karanlığın ardiyasından
boş bira tenekeleri gibi bambaşka karanlıkların
kesik kollarına, kendin ve sen ve sen istifini boz
kasabasından kibarca reddedildiğin o sert akşamların
vardiyada; peynir, ekmek; ceset demek

ki

elinde yıldız tornavida, bacağında baş ağrısı ve
suratındaki maske ve şu kırık kol mu yerdeki
kime ait olduğu belli olmayan mevsim, bu gövde falan
şimdi bu sen misin bu ağustos mezarında
çiçeklerin serinlediği gölgenin enkazında bir piç gibi
yangın tüpüyle bekleyen, tamam şimdi ölebilirsin.

bak gelinlik gibi rakı!

yanmak istiyorsan yan
boğulacak mısın, iyi boğul!


uluer oksal tiryaki

hasta çamaşırında tutulamayan çiş bir hareket başlattı.

sanırım haziran hareketi’nde katledilen devrim şehitlerine adanmıştır.

I
odanın (yatak) orta kısmına doğru çekilen su borusu hoşuna gidiyordu, cildi taze kalmalıydı. buruşması, çeşitli kasılmalara yol açacak ve koza mı yoksa yapış yapış, ne karın ağrısıysa işte, bir sıvının içerisinde kendilerini korumaya alacak yavruları için sorun teşkil edecekti.

ayaklarımı ıslatan su birikintisi, midemi üşütmeme ve küflenmiş halıları zamanında turistlere kakalayan çarşılarda yediğim sarımsaklı güvercin kanatlarını altlı üstlü boşaltmama neden oluyordu lakin, dişi bir semenderin gri noktalı götüne girmek hiçbir şeye değişilmezdi.

suyun içinde bile mutlusun, kesik güvercinler ayaklarına değiyor ve partnerini de bir yandan bunlarla beslemeye devam ediyorsun. yanı başımızdaki yoğurt kovasının içine özenle bırakılan yumurtaların üzerine “tutkalı”nı salıyorsun, beslenmeleri içinse öksürük şurubunda dinlendirilmiş kedi maması (bunu seviyorlarmış, sokaktaki hayvanlardan aşıra aşıra alışmışlar) bırakıyorsun.

II
metin, zoofiliyi avuçlayarak kendisini bu işe kaptırmış bir sapığın anlatımı olarak görülebilir. ancak her şey otuz sene önce başlayan kamuya ait park hareketleri ve bunların ilerleyen zamanda tümüyle militan bir ekosistem hareketine dönüşmesiyle başladı. insan ve alt sosyal sınıflarına yönelik olarak bir çıkış yakalamaya çalışan eylemler, önce kent çeperindeki barınak ve evlerde tecritte tutulan, ardından halkayı genişleterek hayvanat bahçelerinde kısıtlı alanlara mahkum edilen canlıların yaşadığı yerlerin sabote edilmesiyle kendisini sürdürdü. insanlar dışında kalan canlı formları ve kurulan temsil komünleri tarafından çeşitli yaptırım metinleri deklare edilerek, organik hukuk yasaları taraflarca kabul edildi. kentin aşamalı imhasına yönelik prosedürler belirlendi ve açık bir şekilde iki ayaklılar tarafından onaylandı. kurulan yeni terrariumlar, yaşam sahalarını kaybettikleri yerlere tekrar dönüş yapan canlılara (flora ve fauna) geçici olarak ev sahipliği yapmaya başladı.

türler arasındaki cinsel geçişlilik halen tartışılmakta.

III
h.g wells, pierre boulle ve diğer kısmi zamanlı modern/humanoid yazın piyasasını oluşturan yazarların düştüğü göreli yanlış açımlamalar, yerküre üzerindeki karşı fenomenlerin hatalı bir biçim kazanarak oluşmasına –hatta hatta hiçbir bokun oluşmamasına- yol açmıştır.

rasyonalizme karşı çıkış, insan estetiğinin reddi ve bio-köleliğin incelenmesi, saussure’ün (ferdinand de) –bizce- sembol ve belirginleşen nesnelere karşı anlam yitiminin sağlamasını yapan yergiyle birlikte bütünsel olarak incelmelidir-liydi.

burada yazmak pratiğinin de, doğal hayata karşı çıktığı da şerh noktası olarak belirlenebilir. ancak, “yazmak”, “bellek”, “pratiğe döküş” de yine bu yan faktörlerle, harf bütünlemelerine dayalı ve diğer metodların (karşı etimoloji, karşı linguistik) incelenmesiyle son bulacaktır (muhtemelen).

IV
cinsel yolla bulaşan en büyük hastalık: bebek,
güzel hobiydi.

babam bana evlenme teklifi etti,
su sayacını patlattımsa da, sen yine de devam et.

Deniz Cansever

Ethem’e mektup

İstanbul Boğazı yolcusu musun sen
Hisarlarla çevrelenmiş solcu musun sen
Bulutlara çevirseydim yüzümü
Sen alsaydın fazla olan gözümü
Et yiyenin yoktur makul çözümü...

Kabir azabı senden uzak kalsın. Topraktaki sert karışım yalnız taşlar değil, maden silsileridir. Kindar spermin devlete tetikçi olarak verdiği el değil, baban Muzaffer daha çok hatırlar seni. Seni getiren yol, bir tabloya sahip oluşumun ücreti neyse, maddi açıdan ancak o kadar değerlidir.

Binbir otun botaniği bu topraklardır. Binbir renk ve boydaki otun kesilip biçildiğini, yakıldığını, alevleri geride bırakan vahşi sürünün kaybolduğunu çok az görmüştü sendeki giz. Bende yaşamış ve meşru vakitlere akıp gitmiş gözyaşı gibi, korkunç yanık acılarımdan arda kalan kara topraktaki saklı bağlantılarına dönerlerdi.

Otların, ağaçların yarım asırdır tanığıyım. Gülümseyişe fırsatları yoktu. İmkânları geçici kabiliyetin robotlarınca ellerinden alınmıştı. Baktıkça devleti ve dini harabeye çevirecek bir isyanı hatırlatır bana mezarın.

Şarjörler, sürü halinde yaşayan, bireysel davranamayan hayvan egolu insanların saldırganlığı ve silahıdır. İşte onlar genel olarak devlet kapısına tetikçi olur.

Yüksek rakım ikinci sınıf (dört ihtimale göre) yerleşim özelliğine haiz Ankara şehri budak özü toprağını örten gökkubbe ve onun manyetik ellerince sana karıştırılmış olan meşhur özgül ağırlığı taşıyamaz. Bir gün seni sakatlar kaygısıyla korkardım.

3 adi halden oluşan, payitaht böbürüyle övünen ve kuvvetli kadınların perde ardından yönettiği kanun silahı seni vurdu, kaçtı. Doktorların belki haftadan fazla süren hijyenik saldırıları (belki felç kalacaktın) ölümünü hazırladı.

Ah... senden boşalan özgül ağırlık bir daha o topraklara uğramayacak.

Korktum. Tıbbın kanlı, hijyenik, ameliyatçı ellerinden seni alışa kurtarışa gelemedim.

Sanırım öcün... alındı. Kızılırmak toprağı benim ülkem, gizli devletim sayılırdı.

Anan misali devlete fazlaca güvenen ünlü somuncu oğlu da beyin kanaması veya kalp krizinden öldü. Evvel gün tırın arkadan çarptığı ana, baba ve dört evlat aile boyu öldü.

Ölümlerden sonraya kalanlar şanslı kişilerdir. Gezegenin gittikçe soğumasına bağlı kalarak bujisi, ateşleme sistemi olmayan araç misali ite kaka hareket ettirilen bir hayata karışırlar.


Baban Muzaffer SARISÜLÜK

Bilinmez Çağın Varoluşsal Notları: 1

varlığın yeminli sözcüsü
yasaklı
ağzı
sana
yakın
yüzü
gizli

suikast planlarını karakterlere yamaladığı gün
Otorite’nin yokluğunda
hınç dolu melânkoliyi gördü

varoluşun savunma organizmaları…

teftişten muaf tutulacak hayata
adım adım yollandın

istasyona çıkan her yol
bütüncül bir deney

tatmin yolu bencil
tamamen et
tamamen kemik

dünyanın kadim karakterleriyle
yüz yüze
bulunduğun zamandan, yabancılaş

bırak yaşama, yanlış ol
dünyasal renklerine darbe indir!



Arda Baykal

Suya İnanır, Ayakkabı Giyer, Yalnız Konmuş Bir Ağaca Aşıktır

üç hikaye birden dinledik bugün,
birincisi ölmüş,
daha doğrusu artık öldüğüne karar verilmiş insanlar tarafından,
bir ayakkabının hikayesiydi.
ikincisi yapayalnız bırakılmış,
daha doğrusu güzel bir yanlışlıkla sağ bırakılmış;
evlerin, yolların, duvarların ortasında çınar diye bilinen,
oysa ölü dostlarının büyü diye büyüttüğü,
bir ağacın hikayesiydi.
üçüncüsü işi gücü hikaye öğrenmek,
daha doğrusu hikaye uydurup üç kişi görse hemen anlatmak olan,
biraz yerden biraz gökten kaçırılmış gözleri ve elleriyle kendine koyulan,
bir adamın hikayesiydi.

ayakkabı bildiğimiz ayakkabı işte,
insan bencilliği devamı eskimiş yüzüne artık bakılmayan
önce hikaye düşmanları
sonra hikaye uydurucular giyer cinsten ayakkabı
dalları çatılardan kaçan çınarın dibine
artık yemekler, naylon torbalarla
büyü diye büyütülenin dibine bırakılmış

büyü önceleri çay içilen gölgesinde
rüzgar ve işsiz uğrağı
sonraları işsizlerin ve gölgelerin öldüğünün şahidi
uzun ironisinde alır verir insanın çömelip rüzgârlığa yalvardığı
büyü seslerin dönüp kendine kırıldığı...

kırık her sesten tanınmaz yaşarlıkları bilen adamın
yaşamak için saklandığı boya sandığının ardından
orta yere kurulmuş çaresiz büyüyü gözlediği...

çekilmiş suyun kumu mu?
yağmış suyun seli mi?
akan suyun feri mi?
hangisinden gelmişse geri gitmek için
son kez ayakkabılarını temizlediği...



deniz karanfil

Gök Benden Göçerken

göğsüm sıkışmaktan hoşlanıyor

sanki yağmur
sanki solucanlar ve böcekler iş birliğinde bahçeyi terk ediyorlar
sanki kış
duvar ve karabasan bana çalışıyor

rüyalar çok orospu, az değil
ölecekmiş gibi halleniyoruz, ben ve zaman
mezarmış gibi yapıyor ev, kapı tabut
balkon durmadan kendini aşağı atıyor

sessiz olun, komşular duyacak
kedilerim arkamdan terlik fırlatacak

içim dışıma sarkıyor


ahatsız sesleri var nesnelerin
-meselâ cam kırılması, meselâ balon patlaması-
insanların da!
iklim sallamıyor, İstanbul hiç
sanki durmadan seyiren göz
-beni konuşuyorsunuz biliyorum-

gözümün fırıldak yerlerine asıyorum sizi
meydanlarımda sallandırıyorum

göğümden bir parça bile koklatmıyorum

çünkü ayrık otlar çıkarken, üzüm asmada çürürken
kendimi kediyle değiştim


sizden haz etmiyorum

sizin bir kokunuz var ki tam şehir
sarılışınız gri
aşk insanın tükürme hâli

yakışmadıklarımdan kurtardığım yakam ve ben
benden göçen gök
korkunç yalnızız, müthiş sanrılı ve hasta

o değil de, kargaları neden kovaladınız?



Gökben derviş

Eski ve Yeni Anlamlarıyla Taksim Anıtı

‘Karşı yaka’ anlamına gelen Pera, 300 yıllık Beyoğlu’nun eski adı. Bizans zamanında buralar boş arazi. Zaten, Bizans döneminde ve Osmanlı’nın son dönemlerine kadar, İstanbul (Konstantinopolis/Konstantiniyye), suriçi bölgeden oluşuyor. Haliç’in Sütlüce kıyısı ve Zeytinburnu, Bayrampaşa vb. semtler, eski İstanbul’un parçası değil. Beyoğlu ve çevresinin isimleri ise, çoğunlukla Kanuni dönemine uzanıyor (Kasım Paşa, Piyale Paşa vb.). ‘Beyoğlu’ adıyla ilgili iki tane bey’li hikaye var; bir de, ‘bey yolu’ sözünden türediğine dair görüş.

Taksim adı, suların taksiminin yapıldığı meydandaki çiçeklerin arkasındaki taş yapıdan (bunlara, ‘maksem’ deniyor) geliyor. Yani bu, eski zamanların sular idaresi. Yapı, 18. yüzyıla tarihleniyor. Bugün bu yapı ve su hazneleri, İstiklal’den Meydan’a çıkarken, solda kalıyor. İstiklal Caddesi’nin eski adı, Cadde-i Kebir; Fransızca’daki adı ise, Grande Rue de Pera. Fransız Konsolosluğu ise, eski veba hastanesi.

Taksim Meydanı’na neden bir anıt yapıldı? Çünkü o dönem, İstanbul’da, anıt yapılabilecek çağdaş bir meydan yok. Bir tek Beyazıt Meydanı var; o da, birçok tarihsel yapıyla çevrili olduğundan, yapı uyuşmazlığı olacağı düşünülüyor. Sultanahmet Meydanı’nda da benzeri bir durum var. O dönem, Vatan ve Millet Caddeleri bile yok (1959’da Menderes döneminde açılıyor). Çağdaş bir anıtın dikilmesi, Osmanlı döneminde (betimsel bir yapı olmayan Abide-i Hürriyet’i saymazsak), İslam’in tasvir yasağı nedeniyle gerçekleştirilemiyor. Anıt ihtiyacı, özellikle, yabancı heyetlerin ve orduların ziyaretlerinde tören düzenleyebilecekleri bir yerin bulunamaması nedeniyle Osmanlı’nın çöküş döneminde sık sık gündeme geliyor. Anıt için, Kızılay’ın gelişiminde büyük rolü olmuş İstanbul Mebusu Doktor Hakkı Şinasi Paşa’nın Taksim ve çevresindeki işadamlarından (ve özellikle gayrımüslimlerden) topladığı bağışlarla kaynak sağlanıyor. Anıt, bir Cumhuriyet Anıtı; hatta ilk cumhuriyet anıtı. Bu yönüyle, geri Osmanlı düzeninden kopuşun simgesi.

Anıtın Taksim’e dikilmesini semti gayrımüslimsizleştirme sürecinin bir parçası olarak da görenler var. Gerçekten de, anıt, gayrimüslimlerin de bir biçimde anıtta yer almasıyla taçlanacaktı. Kurtuluş’ta Ermenilerin en yoğun yaşadığı sokaklara Ergenekon, Türk Ocağı vb. milliyetçi adlar verilmesi, bu temsiliyetsizlikle birlikte manidar oluyor. Gezi Direnişi sırasında anıta asılmış sol bayraklar, işte o eksik temsiliyet anlayışını aşıp ülkenin simgesel düzeydeki demokratikleşmesini bir ölçüde tamamlamış oluyorlardı.

8 Ağustos 1928’de açılan anıtın mimarı olan İtalyan Pietro Canonica (1869-1959), anıtın çevresinde, İtalya’daki örneklerde olduğu gibi, bir havuz düşünüyor. Dolayısıyla, düşüncesi, anıtın, havuzun ortasında olması. Ancak, mali sorunlar nedeniyle, bu gerçekleşemiyor. Aynı biçimde, bu, Atatürk’ün atlı bir heykeli olacakken, Canonica’nın itirazıyla, İstiklal Savaşı’nda yer alanları konu ediniyor. Anıt yapılırken, asker-sivil ayrımı havası veren şöyle bir tartışma geçiyor: “Diyarbakır Mebusu Dr. İbrahim Tâlî Bey, Gazi Paşa’nın heykelinin mutlaka at üstünde olmasını istemiş, Maarif Vekili Necati Bey de gerek Gazi’nin, gerekse zabit, neferler ve ahalinin anıtta kalpaklı gözükmemeleri, ya savaş sonu üniformalarıyla, ya da başı açık yapılmaları için ısrar etmiş.” (Gülersoy, 1986, s.28).
11 metre yüksekliğindeki ve 180 ton ağırlığındaki Taksim Anıtı’nın, kırmızı mermerleri Trentino ve yeşil mermerleri ise Suza bölgesinden geliyor (İtalya). Anıtın Harbiye yüzü, 30 Ağustos’u; İstiklal yönü, Cumhuriyet Türkiyesi’ni temsil ediyor. Diğer yönler ise, savaşa ve barışa karşılık geliyor. Anıt’ta Atatürk’ün arkasında, iki Sovyet komutanı da var. Bunlar, Ekim Devrimi’nin önderlerinden General Mihail Frunze (1885-1925) ve Sovyet Mareşali Kliment Voroşilov (1881-1969). Bu ikilinin anıtta yer alması, Sovyetler’in Kurtuluş Savaşı’na desteğini onurlandırmak için. Yani Taksim Anıtı, bir anlamda Gezi Ruhu’nda ifadesini bulan ittifakların bir temsili olarak da okunabilir.

Öyle ya da böyle, artık Taksim Anıtı’nın farklı bir anlamı var. Hem ezenler için hem ezilenler için... Bir direnişçinin “biz artık direnmiyoruz; bu kadar tepki varken, asıl direnen, hükümet” biçimindeki sözünü anımsayarak, “hem direnenler için hem direnenler için” diyerek sözlerimizi noktalayalım...

Kaynak Gülersoy, Ç. (1986). Taksim. İstanbul: İstanbul Kitaplığı.

Ulaş Başar Gezgin

Siz Buna Sabah Diyorsunuz

siz buna sabah diyorsunuz boşluğuna bir caddenin
her şeyin unutulduğu biri gibi duran şeye
uçtuğuna kuşların, göğün kaldığına
yattığınız kadına bir şey soruyor yalnızlık
sevdiğiniz adamı götürüyorlar belki
çünkü siz buna sabah diyorsunuz; buluşunca şaşkın
bir merak var sizde, işte ona sabah diyorsunuz
çocuklarınız var sizin, ölmüş dirilmiş çocuklarınız
eksilten bir evi, gündüzleri çağıran ilk aşktan
gözleriniz falan var sizin, bakmaktan bakılmaktan
işte bunlar da sabah sizin için
sizin için bir sabah belki bütün bunlar
kalmış öylece içinizde, durulmuş yaşanmaktan
siz buna sabah diyorsunuz, dilinizde gezinen heycana
çarpıyor ardı ardına kapılar; aç kalıyoruz bazen birlikte
orda bir yerde uyuyorum çokca, şarkı söylüyorum kalkıp
yanlış yapıyorum bir şeyi, bir şeyi hep yanlış yapıyorum
ucuca gökyüzü aranızda; dahası bildiğiniz şeyler var sizin
anlatırken geçiyor bahar; ölüme inanıyorsunuz yaşarken
çünkü siz kalkıyorsunuz sabahları bir telaşı sarıp boynunuza
bakmadan arkanıza çıkıyorsunuz evlerden, en çok sabahları
işte siz buna sabah diyorsunuz boşluğuna bir caddenin
işte ben oradan geçiyorum boşluğundan o caddenin
çünkü siz yalnızca sabah diyorsunuz.


onur akyıl

Gün Dediler, Her Seyi

Gün Dediler, Her Seyi
Bir Saatte Döndürür
Kumdenizdi Üstelik
Aklıma İlk Düştüğün
Yer.
Ben Yakaya Kim Gelir
Ev Düşecek, İstemem
Öyle Bir An; Sessiziz
Hoşçakalın Cümleten
Der
Kuş Öldürdü Dün Gece
Dua Yoktu Kitapta
Bin Liraya Ev Buldu
Bunları Hep Şansına
Ver


KAAN BOŞNAK

ZEYNEP DİREK İLE SÖYLEŞİ: GEZİNİN BEDENLERİ / Sabahattin Umutlu


Slavoj zizek, Noam Chomsky , James Petras v.b gibi bir çok filozofun destek verdiği Fransız filozof Alain Badiou tarafından ise “tarihin uyanışı,,olarak adlandırılan ötekilerin veya sizin deyiminizle “başka,, nın isyanı, bedenlerin özgürleşme deneyimi olarak da nitelendirebileceğimiz bu isyan anına, durumuna,durumlara buradan daha yakından felsefenin içinden bakılınca neler söylenebilir?
Gezi Direnişi ve benzer fenomenlerin sosyolojik, ekonomik ve düşünsel bir çok boyutu bulunmaktadır. Ayrıca bu fenomenlerin hep bir tarihsellik bağlamı içerisinde gerçekleştiğini unutmayalım. Andığınız isimler, ki bunlara başkaları da eklenebilir, kendi problematikleri bağlamında Gezi Direnişi için afirmatif bir tonda konuştular. Ancak esas Gezi Direnişi’nin öznelerinin bu fenomeni nasıl algıladıkları önemlidir. Kendi kendilerini nasıl yorumladılar? Neye karşı konumlandırdılar? Gezideki başkalık, kendisini nasıl kurdu, nasıl sürdürmek istiyor? Felsefenin içi, tikel bir fenomene baktığında bir çok şey söyleme imkânı verir ama aslolan, felsefenin içini nasıl doldurduğunuz ve bu içi nasıl kavramsallaştırdığınız? Eklemek gerekir: Bu kavramsallaştırma fenomendeki deneyimi bir üst düzeye, Evrensel’e, dilde elverilen başkalığa, dilin tanıdığı, sunduğu geniş bir soluklanma alanına taşıyor. Başka türlü düşünmeye, başka türlü eylemeye, edimde bulunmaya katkıda bulunuyor. Önemli olan, Gezi Direnişi’ni felsefî olarak yorumlamak değil, sonuçta belli bir toplumsallıkta ortaya çıkan, görünür, kamusal bir Olay’ın kendi üzerine düşünümünü sağlayacak bir biçimde konumlandırılması.
Ben Gezi’yi demokrasinin özü olan serbest bir kamusal alanın açılması, cinsiyetli bedenlerin tahakküm eden bir siyasi iktidarın normatif dayatmaları karşısında biraraya gelip bir dayanışma hareketi içinde birbirine eklenerek koskoca bir pasif direniş makinesi oluşturmaları olarak görüyorum. Bu makine burada parçalarına ayrılıyor ve başka bir yerde yeniden birleşiyor. Bu aynı zamanda tamamen gerçek değil, aynı zaman da sanalda oluşan bir makine. Gezi’nin özgürleştirici bir yanı var zira muhalefetin ezber bozucu ve dinamik olabildiğini, eski teorik ve pratik ezberlerin bize zaman kaybettirdiğini gördük.
Direnişe katılanların öznelliği tekilliği ve çoklu yapısı bağlamında haziran isyanı iktidarların tekli durağan tahakkümcü biyopolitikalarına karşı öznelerin dilin ve bedenlerin dinamizmi akışkanlığı yersizyurtsuz eylemi olarak da görülebilir mi? Buradan hareketle Gezi’nin sonraki süreçler için bir deneyimleme imkanı oluşturduğunu söyleyebilir miyiz.
Gezi Direnişi, hali hazırdaki İktidar’a karşı olmakla tüketilebilecek bir olay değil. Bir tarzın icadı, evrensel bir örneğin ortaya çıkışı, fenomenolojik bir anlamı var. AKP iktidarı ile ona karşı olanların oluşturdukları karşıtlığın belirlenişi, her karşıtın kendi karşıtını çağırdığı bir hareketi meydana getirebilir. Oysa burada, bu karşılığın berisine geçen, dili, bedeni, varoluşu, politik kimlikleri, benlikleri, ortak benlikleri, tanımlanamayanları, bir şeyin tarafı olamayanları, mülkün ve sermayenin dikte ettiği varoluşu onaylamayanların, melankoli ve yas yerine eylemliliği savunanların duruşunda, bir şeye karşı olmaktan çok, bir şeyi öne çıkarmak, bir tercihi dile getirmek, kendilerine dayatılan tercihlere hayır demek daha baskın. Bu nihilist olmayan yaşama sevinci dolu, anti-faşist, ötekini dışlamaya itiraz eden başkaldırma boyutunu önemli buluyorum ve onu karşıtlığın diline indirgememeye çalışıyorum. Unutmamalıyız ki, Gezi Direnişi, Türkiye toplumundaki bütün sorun alanlarının üstüne çıkma iddiasında değildi ama orada olanlar, bu sorunların nasıl çözümleneceğine ilişkin var olan kanaat tahakkümünü yıktılar. Bu paha biçilmez bir –politik- deneyimdir.
Öznelerin eylemlilik sürecindeki oluş hallerini yatay ilişkiler içinde bir arada yaşayabilme kendi varoluşlarını gerçekleştirme arzusunu felsefe hakikat ilişkisi bağlamında değerlendirebilir misiniz?
Felsefe ve Hakikat ilişkisi, elbette sözünü ettiğiniz pratik içerisinde ve bu pratiğe bağlı kalınarak yeniden formüle edilebilir, ama yine de bir arzunun dile getirilme pratiğinin kendisindeki içerilen hakikatin hakkını vermek gerekir düşüncesini belirtmeme izin verin. Felsefe herkesin ortak bir birikimden faydalanarak demokratik bir biçimde konuştuğu ve birbirinin fikrini eleştirerek geliştirdiği bir söylem alanı açar ve bu alan içinde kavramlar ve birlikte yaşama ilişkin yeni tavırlar inşa edilir. İnsanın olma sürecini veya kendini gerçekleştirme sürecini bu çok sesli, başkalarının konuştuğu felsefi ortamdan ayırmamak, kişisel karar meselesi haline getirmemek gerek. Nasıl beden hareket ederek, dans ederek yapabileceği farklı hareketleri keşfediyorsa felsefe de birlikte oluşta yeni tavırlar ve imkanlar keşfetme imkanı verir bize. Ancak, yine felsefe bize, başka bir jargonun da ürünü olabilecek bir arada yaşayabilme (bir zamanların “barış içinde birlikte yaşama” ifadesinin kullanılışındaki olgusallığı hatırlayalım) varoluşunu gerçekleştirme (“kendi varoluşunu gerçekleştirme”nin yaşam koçları, kişisel gelişim guruları tarafından nasıl istismâr edildiğini belirtelim) gibi savların işlevselleştiği alanların sanıldığı kadar masum olmayabileceğini de hatırlatır. Bir hakikat matrisi tayin edip ona göre eylemek yerine, eylemenin kendisindeki hakikat içeriğinin değerini bilelim derim.
İtaate ve tahakküme dayalı ilişkiler düzleminde varlığını ve meşruiyetini sürdüren iktidar yapıları ve ilişkilerine karşı bir direnişte karşılığını bulan gezinin isyan geleneği içindeki yeri ve yansımaları neler olabilir? Paris komünü İspanyol devrimi kürselleşme karşıtı hareketler vs. karşılaştırılırsa gezinin ağsal karakteri anti otoriter yapısı örgütlenme biçimleri ve pratikleri mülkiyet kavramı açısından bakıldığında ürettiği farkın felsefi karşılığı ne olabilir?
İktidar, tahakküm, kapitalizm, mülkiyet… Bu kavramlar ilişkiler, kurumlar, değerler, pratikler aracılığıyla gerçekleşip, kendilerini yeniden üretiyorlar. Bunlara karşı mücadele etmek, bütün bu network’e karşı mücadele etmek anlamına geliyor. Mücadelenin belli bir mekânı yok. Görmeyenin fili tarif etmesine benzer bir mücadele pratiği, yâni belli bir somutluk alanında kalıp orada debelenmek, başka tür bir tahakkümü davet etmek, hiç değilse, mevcut olanı tahkim etmek biçiminde somutlaşabilir. Tekrar etmek gerekirse, tekil bir olayın bir sürü anlamı, yananlamı olabilir; toplumun bir çok hücresinde bir dönüşümü tetiklemiş olabilir. Ama her olayın bir bağlamı var ve o bağlam, atfedilen her anlamı doğrulama kapasitesinde olmayabilir. Gezinin isyan gelenekleri içerisinde bir yeri varsa, bu geleneğe eklemleniyorsa, bunu Gezi’de dile gelen yenilikle nasıl açıklarız? Yahut Gezi nevzuhur bir olaysa, bunu belli bir geleneğin dışında mı değerlendirmek gerekir? Gezi’nin felsefi, politik karşılıkları, düz bir dile tercüme edildiğinde ortaya çıkan şey her zaman tatmin edici bir hüviyete kavuşmayabilir. Bu yüzden insanlar Gezi Ruhu diye bir kavrama müracaat ediyorlar, her söylenen, her savlanan şeye karşı, orada daha fazlası vardı demek için… Bu fazlalığın anlamı üzerinde kafa yormak gerekir. Bir karşılık varsa, oradan türetilebilecektir çünkü.
Sizi daha çok batı felsefesi üzerine çalışmalarınızla tanıyoruz, ancak Türkiye’de feminist hareketin gelişimi öznelerinin nitelikleri üzerine çeşitli yayınlarda yazılarınız ve bu alana ilişkin araştırmalarınızla da izlemeye çalışıyoruz. Gezi direnişine katılanların profili üzerineyapılan araştırmalarda geziye katılanların çoğunluğunu kadınların oluşturduğu dile getiriliyor. Tabii burada gezinin çok kimlikli ve renkli yapısını oluşturan bileşenlerden lgbt bireylerin katılımlarını ve kazandırdığı deneyimleri de unutmamalıyız. Sizce bu durumun kadının toplumdaki yeri iktidar karşısındaki konumlanışı iktidarların kadınlık algısı kadın bedeni üzerinde uygulanan biyopolitik tahakkümle ilişkisi kurulabilir mi? Kadının özgürleşmesi mücadelesiyle toplumun diğer ötekileştirilen bireylerinin bedenleri üzerindeki kuşatmaya ve biyopolitik tahakküme karşı birlikte direnişleri mümkün mü? Bu kimlikler arasında beden politikaları ve mücadele pratikleri açısından bir paralellik olabilir mi?
Şöyle düşünelim: tahakküm dediğimiz olgu, toplumun üzerine kapanan bir olgu ve orada her şey o tahakkümün nesnesi olarak var edilmek isteniyor. Buna kadınlar, kadın bedeni, kadınlara dair algılar, tasavvurlar hepsi var… Kadınlar, lgbt... Bunlar kendi mücadelelerini verirken, tahakkümün bu bütünselliğini akıllarında tutuyorlar ama kendi mücadele alanlarının spesifik boyutlarını öne çıkartmayı da ihmal etmiyorlar. Gezi süresince de böyle oldu. Hem oradaki direnişin içinde olundu hem de kendi örgütlerinin, durumlarının, konumlarının spesifik sorunları dile getirildi. Tahakküme karşı her direniş momenti, başka direniş momentleriyle ortaklaşacağı pek çok unsur bulur, bunların bazıları baştan belirlenir, bazıları süreç içerisinde ortaya çıkar.
Burada bence yenilik lgbt hareketinin muhalefeti güçlendirmesi ve onunla büyüyüp güçlenmesiydi. Bu sene onur yürüyüşünün ihtişamı ve kalabalığı, cinsiyetli varoluşun bedeni maddeselleştiren tahakkümcü normlar karşısında bir “acting out” halinde, tüm neşesi ve yaşamsallığıyla kendisini görünür kılmasını heteroseksüel bir kalabalığın da desteklemesi, lgbt bireylerin bedensel patlayışının tahakküme isyanın taklit edilesi motiflerinden birisi olabileceğini gösterdi. Heteronormatif tahakküme bedeniyle isyan edebilen birey artık cesaret eşiğini çoktan aşmıştır ve her baskıya direnişin toplumsal bir örneği olarak desteklenmelidir.
Kadın ve lgbt bireylerin mücadelesinde gezide ve öncesinde sıkça duyduğumuz “benim bedenim benim kararım,, sloganından esinle “benim parkım kararım,, dönüşen özgürlükçü direniş algı sının mücadele pratikleri ve deneyimleri açısından önemi ve bu konuda söylemek istedikleriniz…
Bu sorunuza biraz önce cevap verdim sanıyorum. İktidarın diline, tasavvurlarına, tasarruflarına karşı durmanın Gezi dolayısıyla kazandığı, kazandırdığı yeni oluşumların, özgürlükçü atılımların özgül hareketler, örgütlenmeler ve pratikler açısından sunacağı bir sürü imkân vardır. Gezi süresince kadınlar bu imkânın farkındaydılar. Feminist ve lgbt ve çevreci aktivistlerin heteronormatif ve erkek egemen ve agresif kalkınmacı ve antroposantrik normlara karşı kendi normlarını koyabildiklerini ve demokratik muhalefetin de bunları kucaklamaya hazır olduğunu gördük. Bir değerler eğitimi alanı gibiydi gezi.
Fransız filozof Jacques Rancière evrensel kategorik söylemlerin farklılıkları ortadan kaldırdığını söylüyor. İmkansız bir kimlik olan “çapulcu,,da eşitlenmek mi? Yoksa tüm kimliklerin varoluşun hakikati içinde tüm farklılıklarıyla başka bir “ötekilik ,,ve başkalık deneyimi ve isyanı mı gezi.bu bağlamda felsefeye düşen iktidarlar ve kimlik politikalarınca her türden farklılığın görmezlikten gelindiği ve kendini ifade etme kendi varoluşunu gerçekleştirmenin önünde bir mutabakat arayışı mı.yoksa farklılıkların bir aradalığı ve öznelliği için kendi varoluşunu gerçekleştirmenin iktidarlarla çatışmanın bilgisi ve deneyim alanı mı?
Bazen oluş bütün kavramsallığı düzler. Bir direniş, kalkışma, eylemsellik, dirimsellik, kılı kırk yaran bir bakışın anlamsızlaşabileceği bir çerçeve sunar. Fakat öznenin kendisini taşıdığı düzeyde, bu kez, tekrar oluşa dönüp bakmayı gerektirir. Öznenin bedenli bir varlık olduğu, bedenin zaten çoktan doğanın onunla iletişen bir parçası olduğu, hem insani dünyanın hem de bir ekosistemin ögesi olduğu, bedenin sınırlarının akışkan olduğu, iktidarların başlıca tahakküm nesnesi olduğu, direnmenin benim kavramlarımdan başlamayıp tahakküm altında olan başkasının söylediklerine göre örgütlenmesi gerektiği, her türlü tahakkümün ötekileştirdiği, bedenimizle de direnebileceğimiz vs.i gibi fikirleri çağdaş felsefe son 30 yıldır öğretmekteydi bize. Bu kavramlar siyasi oluş hareketimizde somutlaştı artık; oluş bunları yeniden düşünmeye elveriyor içinde bulunduğumuz momentte. Bazen kavramın eşitlediği bir oluştan, bazen oluşun özdeşleştirdiği kavramlardan yola çıkarız. Gezi Direnişi gibi olaylara baktığımızda, burada sözünü ettiğiniz her şeyden bir parça, bir işaret, bir anlam kümesi bulmak mümkün olur. Bunları bir araya getirecek bir üstdil, düşünmeyi kolaylaştırsa bile, oluşun kendi içerisindeki anlamı tahribetme potansiyeli vardır. Başkalık deneyimi, başka bir dünya mümkündüre indirgenemez ama böyle bir çıkarımı da vardır. Neyi savunduğumuz önemlidir, ancak savunduğumuz şeyi konumlandırdığımız dil de önemlidir. Ve bu ikisi birbiriyle ilintilidir. Bu dili kurmak, bulmak, keşfetmek, duyumsamak bir başka bilgi ve deneyim sunar. Bu bilgi ve deneyime kapaklanmak yerine, onu özgürleşmenin, ortaklaşmanın, başkalaşmanın mekânı olarak somutlaştırmak gerekir.
Akademinin soğuk ve kapalı odalarında entelektüel bir uğraş bir gösteri alanına sıkışıp kalan felsefe için bir çıkış imkanı var mı?
Felsefe, akademinin soğuk ve kapalı odalarında yapıldığında daha değersiz olacak diye (kimi zaman mutlaklık iddiası da taşıyan) bir değerlendirme doğru değil; felsefe orada da başkasıyla ilişkidir ve kimi zaman bir performansı da gerekli kılabilir. Nerede yapıldığından çok, nasıl ve hangi amaçla felsefe yapıldığı önemlidir. Felsefe, bir edim olarak yapılması, felsefenin formu ve bu forma bağlı içeriğin, kendi dışındaki varlıkları ve oluşu başka türlü düşünmeye ve bu düşünüm sonucunda başka bir eylemeye imkan sunduğu için anlamlı hâle gelir. Felsefenin bu biçimini öne çıkarmak gerekir. Felsefe bir yerden çıkma imkânı ve/veya bir yere kapanma imkanı da sunabilir ve felsefenin muhatabı, her iki durumda da bambaşka bir açılım için kendini hazır hissedebilir, kendi sınırlılıklarını, yapabilirliklerini görebilir. Etkinliğin kendisi, yani bir etkinlik olarak felsefe kavramını bir kere daha düşünmek kimi zaman şu bakımdan yararlı olabilir: felsefeyi bir misyona koşullamak, o misyonla anılır hâle getirmek, dönüştürmek, düşünümü sakatlar, yolda bırakır.
Gezi sürecinde dilin raydan çıkmasına lirik zekanın ürünü olarak da nitelendirebileceğimiz ironik kullanılışına da tanık olduk . ‘yaşasın bağzı şeyler, ‘slogan bulamadım ,vb. Bu durumun şiirin felsefenin diline yansımaları ve şiir felsefe ilişkisi hakkında söyleyecekleriniz.
Felsefenin bütün sanatlardan ve şiirlerden devirdiği, türettiği, sanatları ve şiirin kendisini bir başlangıç yahut bir tutamak noktası olarak kullandığı bir çok durum ve örnekten söz edilebilir. Heidegger’in Hölderlin üzerine yazdıklarında olduğu üzere, bir felsefeci, esas olarak, ötekilerin söyleyişinde kendi yolu için bir iz, bir işaret keşfedebilir. Kimi durumlarda felsefeci bunun için bulduğu malzemeyi ezer, onu tanınmaz hale getirir, kimi durumlarda ise nesnesini yüceltir, nesnesinde (yâni sanat ve şiirde) bambaşka bir boyutu görür, bu görüşünü başkalarına aktarır. Felsefe için dilin kullanılışında her zaman bir çıkmaz, bir çaresizlik vardır. İronik ya da değil, şenlikli ya da tasalı, dil, ya söylediğinden daha fazlasını gizler yahut gizlediğinden daha fazlasını söyler. Felsefe, zekâ ürünü olarak görülen her ürün için, gerçekte öyle olup olmadığını mutlaka sorar bir kez ve böylece, ürünü saymaca bir düzenin, bir sıradan konvensiyonun belirtisi olmaktan kurtarır. Tekil bir fenomenin dille kurduğu ilişkiyi sorgular ve onu evrensel bir düzeye taşımaya çalışır—bu tikelliği ve yerindeliğini sorgulayarak. Burada kesin formüller, belirlemelerden çok, bir ilişkinin matrisinden çok, ilişkinin sunduğu deneyimin kavramsal yükselişinden söz etmek gerekir. Böylece belki şiir, felsefe, dil vb. konularda orta malı yargılardan da kurtulabiliriz.
Bana göre “yaşasın bağzı şeyler” eğitim kurumlarımızda verilen kötü eğitime direnmeyi ve felsefeyi çağıran bir slogan; hem çocuklara ezberletmeye çalışılan şeylerin onları hiç ilgilendirmediğini açığa vuruyor, zihnen sakatladığını gösteriyor hem de onların adlandırma yaşadıklarını adlandırma kavramsallaştırma gereksinimini hissettiriyor.
Derrida ‘ya selamla soralım sizce Gezi bize ağaçların bir armağanıdır diyebilir miyiz?
Bir direniş, armağan değildir, yani verilen, dışardan gelen bir şey değildir, belki direnenlerin birbirine armağanı olabilir, sembolik ve bedensel hareket düzeyinde bir alışveriş vardır-- direnişin kurgulanış ve alımlanış biçimine bağlı olarak, şeylerin, canlı ve cansız varlıkların ve kavramların düzeninin başka türlü tahayyül ve prova edilmesi edimidir. Yanyana duran şeylerin arasının açılması, arası açık şeylerin bir araya getirilmesi, ortaklaştırılmasıdır. Kendini korumak için kaçan ve sonra yeniden ilerleyip ortak bir beden oluşturan insanların varlığıdır. Acaba benim bedenim şu veya bu hareketleri yapabilir mi sorusunun her gün sorulmaya başlanmasıdır. Birlikte ve başka direnebilmektir. Bedenim ne yapabilir sorusunu keşfetmek ve ona alışmaktır. Tüketimi kışkırtan bedenlerin değil, yaşayan bedenlerin örnek alınmasıdır. Ağaçlara sarılan bedenleri gösteren bir resim vardı, bu da yapabileceğimiz hareketlerden birisidir, basit bedensel hareketler, doğayla kurabileceğimiz ilişkiler son derece siyasi olabilir.
Son olarak sizce felsefe nedir .türkiye için felsefe nedir.bu ülkede anti otoriter bir felsefenin imkanı var mı?
“Felsefe nedir?” sorusunda iki kavram var; “felsefe” ve “ne”dir. Bir şey nedir? Felsefe bir şey midir? Felsefeyi sorulara cevap verme işinden azâde kılamayız elbette. Ama felsefenin sorulan soruları başka türlü sormak, sorulan soruların yerindeliğini tartışmak gibi başka misyonları da vardır. Felsefe bir cevap verme makinası değildir. Cevapları anlamlı kılacak şey, soruların niteliğidir. Felsefe, hazır cevaplar verme/oluşturma yerine, derin ve yerinde sorular sormayı amaçlar. Düşüncedeki atılımı sağlayan, soruların sorulmasıdır.
Felsefe her zaman otoritenin karşısındadır. Kant’ın aklın kamusal ve özel kullanışları arasında yaptığı ayrımın zayıf noktası, bireyi bir yerde itaat etmeye çağırdığı için lekelenmiştir. Burada Kant’ın söylediği elbette aklın düzeninde bireyin konumunun belirlenmesi anlamında bir itaat olsa da, felsefenin kışkırtıcılığını evcilleştirmeye çağıran bir boyut içermektedir. Felsefe, kaostan medet ummaz, felsefeye kendi kaosu yeter zaten. Bu ülke, şu ülke vs. belirlemeler, bir dilin sınırları içerisinde olmaktan başka bir anlam ifade etmezler çoğunlukla. Felsefe kahramanlık peşinde koşmak değildir, felsefenin karşısına aldığı şey, kahramanlık ta dahil, her türlü fenomenin ne anlama gelebildiğini araştırmaktır.
Başka eklemek istedikleriniz. Teşekkürler.

Tekrar etmek gerekirse, daha çok soru sormak gerekir. Daha fazla cevap veren her zaman bulunur. Yöneticiler, bankacılar, maliyeciler ve polisler her zaman taleb edilenden daha fazla cevap verirler ama onların sorusu yoktur. Felsefeye düşen sorulara sahip çıkmaktır. Teşekkür ederim.