Slavoj zizek, Noam
Chomsky , James Petras v.b gibi bir çok filozofun destek verdiği Fransız
filozof Alain Badiou tarafından ise “tarihin uyanışı,,olarak adlandırılan
ötekilerin veya sizin deyiminizle “başka,, nın isyanı, bedenlerin özgürleşme
deneyimi olarak da nitelendirebileceğimiz bu isyan anına, durumuna,durumlara
buradan daha yakından felsefenin içinden bakılınca neler söylenebilir?
Gezi Direnişi ve benzer fenomenlerin sosyolojik, ekonomik ve
düşünsel bir çok boyutu bulunmaktadır. Ayrıca bu fenomenlerin hep bir
tarihsellik bağlamı içerisinde gerçekleştiğini unutmayalım. Andığınız isimler,
ki bunlara başkaları da eklenebilir, kendi problematikleri bağlamında Gezi
Direnişi için afirmatif bir tonda konuştular. Ancak esas Gezi Direnişi’nin
öznelerinin bu fenomeni nasıl algıladıkları önemlidir. Kendi kendilerini nasıl
yorumladılar? Neye karşı konumlandırdılar? Gezideki başkalık, kendisini nasıl kurdu,
nasıl sürdürmek istiyor? Felsefenin içi, tikel bir fenomene baktığında bir çok
şey söyleme imkânı verir ama aslolan, felsefenin içini nasıl doldurduğunuz ve
bu içi nasıl kavramsallaştırdığınız? Eklemek gerekir: Bu kavramsallaştırma
fenomendeki deneyimi bir üst düzeye, Evrensel’e, dilde elverilen başkalığa,
dilin tanıdığı, sunduğu geniş bir soluklanma alanına taşıyor. Başka türlü
düşünmeye, başka türlü eylemeye, edimde bulunmaya katkıda bulunuyor. Önemli
olan, Gezi Direnişi’ni felsefî olarak yorumlamak değil, sonuçta belli bir
toplumsallıkta ortaya çıkan, görünür, kamusal bir Olay’ın kendi üzerine
düşünümünü sağlayacak bir biçimde konumlandırılması.
Ben Gezi’yi demokrasinin özü olan serbest bir kamusal alanın
açılması, cinsiyetli bedenlerin tahakküm eden bir siyasi iktidarın normatif
dayatmaları karşısında biraraya gelip bir dayanışma hareketi içinde birbirine
eklenerek koskoca bir pasif direniş makinesi oluşturmaları olarak görüyorum. Bu
makine burada parçalarına ayrılıyor ve başka bir yerde yeniden birleşiyor. Bu
aynı zamanda tamamen gerçek değil, aynı zaman da sanalda oluşan bir makine.
Gezi’nin özgürleştirici bir yanı var zira muhalefetin ezber bozucu ve dinamik
olabildiğini, eski teorik ve pratik ezberlerin bize zaman kaybettirdiğini
gördük.
Direnişe katılanların
öznelliği tekilliği ve çoklu yapısı bağlamında haziran isyanı iktidarların
tekli durağan tahakkümcü biyopolitikalarına karşı öznelerin dilin ve bedenlerin
dinamizmi akışkanlığı yersizyurtsuz eylemi olarak da görülebilir mi? Buradan
hareketle Gezi’nin sonraki süreçler için bir deneyimleme imkanı oluşturduğunu
söyleyebilir miyiz.
Gezi Direnişi, hali hazırdaki İktidar’a karşı olmakla
tüketilebilecek bir olay değil. Bir tarzın icadı, evrensel bir örneğin ortaya
çıkışı, fenomenolojik bir anlamı var. AKP iktidarı ile ona karşı olanların
oluşturdukları karşıtlığın belirlenişi, her karşıtın kendi karşıtını çağırdığı
bir hareketi meydana getirebilir. Oysa burada, bu karşılığın berisine geçen,
dili, bedeni, varoluşu, politik kimlikleri, benlikleri, ortak benlikleri,
tanımlanamayanları, bir şeyin tarafı olamayanları, mülkün ve sermayenin dikte
ettiği varoluşu onaylamayanların, melankoli ve yas yerine eylemliliği
savunanların duruşunda, bir şeye karşı olmaktan çok, bir şeyi öne çıkarmak, bir
tercihi dile getirmek, kendilerine dayatılan tercihlere hayır demek daha
baskın. Bu nihilist olmayan yaşama sevinci dolu, anti-faşist, ötekini dışlamaya
itiraz eden başkaldırma boyutunu önemli buluyorum ve onu karşıtlığın diline
indirgememeye çalışıyorum. Unutmamalıyız ki, Gezi Direnişi, Türkiye
toplumundaki bütün sorun alanlarının üstüne çıkma iddiasında değildi ama orada
olanlar, bu sorunların nasıl çözümleneceğine ilişkin var olan kanaat
tahakkümünü yıktılar. Bu paha biçilmez bir –politik- deneyimdir.
Öznelerin eylemlilik
sürecindeki oluş hallerini yatay ilişkiler içinde bir arada yaşayabilme kendi
varoluşlarını gerçekleştirme arzusunu felsefe hakikat ilişkisi bağlamında
değerlendirebilir misiniz?
Felsefe ve Hakikat ilişkisi, elbette sözünü ettiğiniz pratik
içerisinde ve bu pratiğe bağlı kalınarak yeniden formüle edilebilir, ama yine
de bir arzunun dile getirilme pratiğinin kendisindeki içerilen hakikatin
hakkını vermek gerekir düşüncesini belirtmeme izin verin. Felsefe herkesin
ortak bir birikimden faydalanarak demokratik bir biçimde konuştuğu ve
birbirinin fikrini eleştirerek geliştirdiği bir söylem alanı açar ve bu alan
içinde kavramlar ve birlikte yaşama ilişkin yeni tavırlar inşa edilir. İnsanın
olma sürecini veya kendini gerçekleştirme sürecini bu çok sesli, başkalarının
konuştuğu felsefi ortamdan ayırmamak, kişisel karar meselesi haline getirmemek
gerek. Nasıl beden hareket ederek, dans ederek yapabileceği farklı hareketleri
keşfediyorsa felsefe de birlikte oluşta yeni tavırlar ve imkanlar keşfetme
imkanı verir bize. Ancak, yine felsefe bize, başka bir jargonun da ürünü
olabilecek bir arada yaşayabilme (bir zamanların “barış içinde birlikte yaşama”
ifadesinin kullanılışındaki olgusallığı hatırlayalım) varoluşunu gerçekleştirme
(“kendi varoluşunu gerçekleştirme”nin yaşam koçları, kişisel gelişim guruları
tarafından nasıl istismâr edildiğini belirtelim) gibi savların işlevselleştiği
alanların sanıldığı kadar masum olmayabileceğini de hatırlatır. Bir hakikat
matrisi tayin edip ona göre eylemek yerine, eylemenin kendisindeki hakikat
içeriğinin değerini bilelim derim.
İtaate ve tahakküme
dayalı ilişkiler düzleminde varlığını ve meşruiyetini sürdüren iktidar yapıları
ve ilişkilerine karşı bir direnişte karşılığını bulan gezinin isyan geleneği
içindeki yeri ve yansımaları neler olabilir? Paris komünü İspanyol devrimi
kürselleşme karşıtı hareketler vs. karşılaştırılırsa gezinin ağsal karakteri anti
otoriter yapısı örgütlenme biçimleri ve pratikleri mülkiyet kavramı açısından
bakıldığında ürettiği farkın felsefi karşılığı ne olabilir?
İktidar, tahakküm, kapitalizm, mülkiyet… Bu kavramlar
ilişkiler, kurumlar, değerler, pratikler aracılığıyla gerçekleşip, kendilerini
yeniden üretiyorlar. Bunlara karşı mücadele etmek, bütün bu network’e karşı
mücadele etmek anlamına geliyor. Mücadelenin belli bir mekânı yok. Görmeyenin
fili tarif etmesine benzer bir mücadele pratiği, yâni belli bir somutluk
alanında kalıp orada debelenmek, başka tür bir tahakkümü davet etmek, hiç
değilse, mevcut olanı tahkim etmek biçiminde somutlaşabilir. Tekrar etmek
gerekirse, tekil bir olayın bir sürü anlamı, yananlamı olabilir; toplumun bir
çok hücresinde bir dönüşümü tetiklemiş olabilir. Ama her olayın bir bağlamı var
ve o bağlam, atfedilen her anlamı doğrulama kapasitesinde olmayabilir. Gezinin
isyan gelenekleri içerisinde bir yeri varsa, bu geleneğe eklemleniyorsa, bunu
Gezi’de dile gelen yenilikle nasıl açıklarız? Yahut Gezi nevzuhur bir olaysa,
bunu belli bir geleneğin dışında mı değerlendirmek gerekir? Gezi’nin felsefi,
politik karşılıkları, düz bir dile tercüme edildiğinde ortaya çıkan şey her
zaman tatmin edici bir hüviyete kavuşmayabilir. Bu yüzden insanlar Gezi Ruhu
diye bir kavrama müracaat ediyorlar, her söylenen, her savlanan şeye karşı,
orada daha fazlası vardı demek için… Bu fazlalığın anlamı üzerinde kafa yormak
gerekir. Bir karşılık varsa, oradan türetilebilecektir çünkü.
Sizi daha çok batı
felsefesi üzerine çalışmalarınızla tanıyoruz, ancak Türkiye’de feminist
hareketin gelişimi öznelerinin nitelikleri üzerine çeşitli yayınlarda
yazılarınız ve bu alana ilişkin araştırmalarınızla da izlemeye çalışıyoruz.
Gezi direnişine katılanların profili üzerineyapılan araştırmalarda geziye
katılanların çoğunluğunu kadınların oluşturduğu dile getiriliyor. Tabii burada
gezinin çok kimlikli ve renkli yapısını oluşturan bileşenlerden lgbt bireylerin
katılımlarını ve kazandırdığı deneyimleri de unutmamalıyız. Sizce bu durumun
kadının toplumdaki yeri iktidar karşısındaki konumlanışı iktidarların kadınlık
algısı kadın bedeni üzerinde uygulanan biyopolitik tahakkümle ilişkisi
kurulabilir mi? Kadının özgürleşmesi mücadelesiyle toplumun diğer
ötekileştirilen bireylerinin bedenleri üzerindeki kuşatmaya ve biyopolitik
tahakküme karşı birlikte direnişleri mümkün mü? Bu kimlikler arasında beden
politikaları ve mücadele pratikleri açısından bir paralellik olabilir mi?
Şöyle düşünelim: tahakküm dediğimiz olgu, toplumun üzerine
kapanan bir olgu ve orada her şey o tahakkümün nesnesi olarak var edilmek
isteniyor. Buna kadınlar, kadın bedeni, kadınlara dair algılar, tasavvurlar
hepsi var… Kadınlar, lgbt... Bunlar kendi mücadelelerini verirken, tahakkümün
bu bütünselliğini akıllarında tutuyorlar ama kendi mücadele alanlarının
spesifik boyutlarını öne çıkartmayı da ihmal etmiyorlar. Gezi süresince de
böyle oldu. Hem oradaki direnişin içinde olundu hem de kendi örgütlerinin,
durumlarının, konumlarının spesifik sorunları dile getirildi. Tahakküme karşı her
direniş momenti, başka direniş momentleriyle ortaklaşacağı pek çok unsur bulur,
bunların bazıları baştan belirlenir, bazıları süreç içerisinde ortaya çıkar.
Burada bence yenilik lgbt hareketinin muhalefeti
güçlendirmesi ve onunla büyüyüp güçlenmesiydi. Bu sene onur yürüyüşünün
ihtişamı ve kalabalığı, cinsiyetli varoluşun bedeni maddeselleştiren tahakkümcü
normlar karşısında bir “acting out” halinde, tüm neşesi ve yaşamsallığıyla
kendisini görünür kılmasını heteroseksüel bir kalabalığın da desteklemesi, lgbt
bireylerin bedensel patlayışının tahakküme isyanın taklit edilesi motiflerinden
birisi olabileceğini gösterdi. Heteronormatif tahakküme bedeniyle isyan
edebilen birey artık cesaret eşiğini çoktan aşmıştır ve her baskıya direnişin
toplumsal bir örneği olarak desteklenmelidir.
Kadın ve lgbt
bireylerin mücadelesinde gezide ve öncesinde sıkça duyduğumuz “benim bedenim
benim kararım,, sloganından esinle “benim parkım kararım,, dönüşen özgürlükçü
direniş algı sının mücadele pratikleri ve deneyimleri açısından önemi ve bu
konuda söylemek istedikleriniz…
Bu sorunuza biraz önce cevap verdim sanıyorum. İktidarın
diline, tasavvurlarına, tasarruflarına karşı durmanın Gezi dolayısıyla
kazandığı, kazandırdığı yeni oluşumların, özgürlükçü atılımların özgül
hareketler, örgütlenmeler ve pratikler açısından sunacağı bir sürü imkân
vardır. Gezi süresince kadınlar bu imkânın farkındaydılar. Feminist ve lgbt ve
çevreci aktivistlerin heteronormatif ve erkek egemen ve agresif kalkınmacı ve
antroposantrik normlara karşı kendi normlarını koyabildiklerini ve demokratik
muhalefetin de bunları kucaklamaya hazır olduğunu gördük. Bir değerler eğitimi
alanı gibiydi gezi.
Fransız filozof
Jacques Rancière evrensel kategorik söylemlerin farklılıkları ortadan
kaldırdığını söylüyor. İmkansız bir kimlik olan “çapulcu,,da eşitlenmek mi?
Yoksa tüm kimliklerin varoluşun hakikati içinde tüm farklılıklarıyla başka bir
“ötekilik ,,ve başkalık deneyimi ve isyanı mı gezi.bu bağlamda felsefeye düşen
iktidarlar ve kimlik politikalarınca her türden farklılığın görmezlikten
gelindiği ve kendini ifade etme kendi varoluşunu gerçekleştirmenin önünde bir
mutabakat arayışı mı.yoksa farklılıkların bir aradalığı ve öznelliği için kendi
varoluşunu gerçekleştirmenin iktidarlarla çatışmanın bilgisi ve deneyim alanı
mı?
Bazen oluş bütün kavramsallığı düzler. Bir direniş,
kalkışma, eylemsellik, dirimsellik, kılı kırk yaran bir bakışın
anlamsızlaşabileceği bir çerçeve sunar. Fakat öznenin kendisini taşıdığı
düzeyde, bu kez, tekrar oluşa dönüp bakmayı gerektirir. Öznenin bedenli bir
varlık olduğu, bedenin zaten çoktan doğanın onunla iletişen bir parçası olduğu,
hem insani dünyanın hem de bir ekosistemin ögesi olduğu, bedenin sınırlarının
akışkan olduğu, iktidarların başlıca tahakküm nesnesi olduğu, direnmenin benim
kavramlarımdan başlamayıp tahakküm altında olan başkasının söylediklerine göre
örgütlenmesi gerektiği, her türlü tahakkümün ötekileştirdiği, bedenimizle de
direnebileceğimiz vs.i gibi fikirleri çağdaş felsefe son 30 yıldır
öğretmekteydi bize. Bu kavramlar siyasi oluş hareketimizde somutlaştı artık;
oluş bunları yeniden düşünmeye elveriyor içinde bulunduğumuz momentte. Bazen
kavramın eşitlediği bir oluştan, bazen oluşun özdeşleştirdiği kavramlardan yola
çıkarız. Gezi Direnişi gibi olaylara baktığımızda, burada sözünü ettiğiniz her
şeyden bir parça, bir işaret, bir anlam kümesi bulmak mümkün olur. Bunları bir
araya getirecek bir üstdil, düşünmeyi kolaylaştırsa bile, oluşun kendi
içerisindeki anlamı tahribetme potansiyeli vardır. Başkalık deneyimi, başka bir
dünya mümkündüre indirgenemez ama böyle bir çıkarımı da vardır. Neyi
savunduğumuz önemlidir, ancak savunduğumuz şeyi konumlandırdığımız dil de
önemlidir. Ve bu ikisi birbiriyle ilintilidir. Bu dili kurmak, bulmak,
keşfetmek, duyumsamak bir başka bilgi ve deneyim sunar. Bu bilgi ve deneyime
kapaklanmak yerine, onu özgürleşmenin, ortaklaşmanın, başkalaşmanın mekânı
olarak somutlaştırmak gerekir.
Akademinin soğuk ve
kapalı odalarında entelektüel bir uğraş bir gösteri alanına sıkışıp kalan
felsefe için bir çıkış imkanı var mı?
Felsefe, akademinin soğuk ve kapalı odalarında yapıldığında
daha değersiz olacak diye (kimi zaman mutlaklık iddiası da taşıyan) bir
değerlendirme doğru değil; felsefe orada da başkasıyla ilişkidir ve kimi zaman
bir performansı da gerekli kılabilir. Nerede yapıldığından çok, nasıl ve hangi
amaçla felsefe yapıldığı önemlidir. Felsefe, bir edim olarak yapılması,
felsefenin formu ve bu forma bağlı içeriğin, kendi dışındaki varlıkları ve
oluşu başka türlü düşünmeye ve bu düşünüm sonucunda başka bir eylemeye imkan
sunduğu için anlamlı hâle gelir. Felsefenin bu biçimini öne çıkarmak gerekir.
Felsefe bir yerden çıkma imkânı ve/veya bir yere kapanma imkanı da sunabilir ve
felsefenin muhatabı, her iki durumda da bambaşka bir açılım için kendini hazır
hissedebilir, kendi sınırlılıklarını, yapabilirliklerini görebilir. Etkinliğin
kendisi, yani bir etkinlik olarak felsefe kavramını bir kere daha düşünmek kimi
zaman şu bakımdan yararlı olabilir: felsefeyi bir misyona koşullamak, o
misyonla anılır hâle getirmek, dönüştürmek, düşünümü sakatlar, yolda bırakır.
Gezi sürecinde dilin raydan çıkmasına lirik zekanın ürünü
olarak da nitelendirebileceğimiz ironik kullanılışına da tanık olduk . ‘yaşasın
bağzı şeyler, ‘slogan bulamadım ,vb. Bu durumun şiirin felsefenin diline yansımaları
ve şiir felsefe ilişkisi hakkında söyleyecekleriniz.
Felsefenin bütün sanatlardan ve şiirlerden devirdiği,
türettiği, sanatları ve şiirin kendisini bir başlangıç yahut bir tutamak
noktası olarak kullandığı bir çok durum ve örnekten söz edilebilir.
Heidegger’in Hölderlin üzerine yazdıklarında olduğu üzere, bir felsefeci, esas
olarak, ötekilerin söyleyişinde kendi yolu için bir iz, bir işaret
keşfedebilir. Kimi durumlarda felsefeci bunun için bulduğu malzemeyi ezer, onu
tanınmaz hale getirir, kimi durumlarda ise nesnesini yüceltir, nesnesinde (yâni
sanat ve şiirde) bambaşka bir boyutu görür, bu görüşünü başkalarına aktarır.
Felsefe için dilin kullanılışında her zaman bir çıkmaz, bir çaresizlik vardır.
İronik ya da değil, şenlikli ya da tasalı, dil, ya söylediğinden daha fazlasını
gizler yahut gizlediğinden daha fazlasını söyler. Felsefe, zekâ ürünü olarak
görülen her ürün için, gerçekte öyle olup olmadığını mutlaka sorar bir kez ve
böylece, ürünü saymaca bir düzenin, bir sıradan konvensiyonun belirtisi
olmaktan kurtarır. Tekil bir fenomenin dille kurduğu ilişkiyi sorgular ve onu
evrensel bir düzeye taşımaya çalışır—bu tikelliği ve yerindeliğini
sorgulayarak. Burada kesin formüller, belirlemelerden çok, bir ilişkinin
matrisinden çok, ilişkinin sunduğu deneyimin kavramsal yükselişinden söz etmek
gerekir. Böylece belki şiir, felsefe, dil vb. konularda orta malı yargılardan
da kurtulabiliriz.
Bana göre “yaşasın bağzı şeyler” eğitim kurumlarımızda
verilen kötü eğitime direnmeyi ve felsefeyi çağıran bir slogan; hem çocuklara
ezberletmeye çalışılan şeylerin onları hiç ilgilendirmediğini açığa vuruyor,
zihnen sakatladığını gösteriyor hem de onların adlandırma yaşadıklarını
adlandırma kavramsallaştırma gereksinimini hissettiriyor.
Derrida ‘ya selamla
soralım sizce Gezi bize ağaçların bir armağanıdır diyebilir miyiz?
Bir direniş, armağan değildir, yani verilen, dışardan gelen
bir şey değildir, belki direnenlerin birbirine armağanı olabilir, sembolik ve
bedensel hareket düzeyinde bir alışveriş vardır-- direnişin kurgulanış ve
alımlanış biçimine bağlı olarak, şeylerin, canlı ve cansız varlıkların ve
kavramların düzeninin başka türlü tahayyül ve prova edilmesi edimidir. Yanyana
duran şeylerin arasının açılması, arası açık şeylerin bir araya getirilmesi,
ortaklaştırılmasıdır. Kendini korumak için kaçan ve sonra yeniden ilerleyip
ortak bir beden oluşturan insanların varlığıdır. Acaba benim bedenim şu veya bu
hareketleri yapabilir mi sorusunun her gün sorulmaya başlanmasıdır. Birlikte ve
başka direnebilmektir. Bedenim ne yapabilir sorusunu keşfetmek ve ona
alışmaktır. Tüketimi kışkırtan bedenlerin değil, yaşayan bedenlerin örnek
alınmasıdır. Ağaçlara sarılan bedenleri gösteren bir resim vardı, bu da
yapabileceğimiz hareketlerden birisidir, basit bedensel hareketler, doğayla
kurabileceğimiz ilişkiler son derece siyasi olabilir.
Son olarak sizce
felsefe nedir .türkiye için felsefe nedir.bu ülkede anti otoriter bir
felsefenin imkanı var mı?
“Felsefe nedir?” sorusunda iki kavram var; “felsefe” ve
“ne”dir. Bir şey nedir? Felsefe bir şey midir? Felsefeyi sorulara cevap verme
işinden azâde kılamayız elbette. Ama felsefenin sorulan soruları başka türlü
sormak, sorulan soruların yerindeliğini tartışmak gibi başka misyonları da
vardır. Felsefe bir cevap verme makinası değildir. Cevapları anlamlı kılacak
şey, soruların niteliğidir. Felsefe, hazır cevaplar verme/oluşturma yerine,
derin ve yerinde sorular sormayı amaçlar. Düşüncedeki atılımı sağlayan,
soruların sorulmasıdır.
Felsefe her zaman otoritenin karşısındadır. Kant’ın aklın
kamusal ve özel kullanışları arasında yaptığı ayrımın zayıf noktası, bireyi bir
yerde itaat etmeye çağırdığı için lekelenmiştir. Burada Kant’ın söylediği
elbette aklın düzeninde bireyin konumunun belirlenmesi anlamında bir itaat olsa
da, felsefenin kışkırtıcılığını evcilleştirmeye çağıran bir boyut içermektedir.
Felsefe, kaostan medet ummaz, felsefeye kendi kaosu yeter zaten. Bu ülke, şu
ülke vs. belirlemeler, bir dilin sınırları içerisinde olmaktan başka bir anlam
ifade etmezler çoğunlukla. Felsefe kahramanlık peşinde koşmak değildir,
felsefenin karşısına aldığı şey, kahramanlık ta dahil, her türlü fenomenin ne
anlama gelebildiğini araştırmaktır.
Başka eklemek
istedikleriniz. Teşekkürler.
Tekrar etmek gerekirse, daha çok soru sormak gerekir. Daha
fazla cevap veren her zaman bulunur. Yöneticiler, bankacılar, maliyeciler ve
polisler her zaman taleb edilenden daha fazla cevap verirler ama onların sorusu
yoktur. Felsefeye düşen sorulara sahip çıkmaktır. Teşekkür ederim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder