‘Karşı yaka’ anlamına gelen Pera, 300 yıllık Beyoğlu’nun
eski adı. Bizans zamanında buralar boş arazi. Zaten, Bizans döneminde ve
Osmanlı’nın son dönemlerine kadar, İstanbul (Konstantinopolis/Konstantiniyye),
suriçi bölgeden oluşuyor. Haliç’in Sütlüce kıyısı ve Zeytinburnu, Bayrampaşa
vb. semtler, eski İstanbul’un parçası değil. Beyoğlu ve çevresinin isimleri
ise, çoğunlukla Kanuni dönemine uzanıyor (Kasım Paşa, Piyale Paşa vb.).
‘Beyoğlu’ adıyla ilgili iki tane bey’li hikaye var; bir de, ‘bey yolu’ sözünden
türediğine dair görüş.
Taksim adı, suların taksiminin yapıldığı meydandaki
çiçeklerin arkasındaki taş yapıdan (bunlara, ‘maksem’ deniyor) geliyor. Yani
bu, eski zamanların sular idaresi. Yapı, 18. yüzyıla tarihleniyor. Bugün bu
yapı ve su hazneleri, İstiklal’den Meydan’a çıkarken, solda kalıyor. İstiklal
Caddesi’nin eski adı, Cadde-i Kebir; Fransızca’daki adı ise, Grande Rue de
Pera. Fransız Konsolosluğu ise, eski veba hastanesi.
Taksim Meydanı’na neden bir anıt yapıldı? Çünkü o dönem,
İstanbul’da, anıt yapılabilecek çağdaş bir meydan yok. Bir tek Beyazıt Meydanı
var; o da, birçok tarihsel yapıyla çevrili olduğundan, yapı uyuşmazlığı olacağı
düşünülüyor. Sultanahmet Meydanı’nda da benzeri bir durum var. O dönem, Vatan
ve Millet Caddeleri bile yok (1959’da Menderes döneminde açılıyor). Çağdaş bir
anıtın dikilmesi, Osmanlı döneminde (betimsel bir yapı olmayan Abide-i
Hürriyet’i saymazsak), İslam’in tasvir yasağı nedeniyle gerçekleştirilemiyor. Anıt
ihtiyacı, özellikle, yabancı heyetlerin ve orduların ziyaretlerinde tören
düzenleyebilecekleri bir yerin bulunamaması nedeniyle Osmanlı’nın çöküş
döneminde sık sık gündeme geliyor. Anıt için, Kızılay’ın gelişiminde büyük rolü
olmuş İstanbul Mebusu Doktor Hakkı Şinasi Paşa’nın Taksim ve çevresindeki
işadamlarından (ve özellikle gayrımüslimlerden) topladığı bağışlarla kaynak
sağlanıyor. Anıt, bir Cumhuriyet Anıtı; hatta ilk cumhuriyet anıtı. Bu yönüyle,
geri Osmanlı düzeninden kopuşun simgesi.
Anıtın Taksim’e dikilmesini semti gayrımüslimsizleştirme
sürecinin bir parçası olarak da görenler var. Gerçekten de, anıt,
gayrimüslimlerin de bir biçimde anıtta yer almasıyla taçlanacaktı. Kurtuluş’ta
Ermenilerin en yoğun yaşadığı sokaklara Ergenekon, Türk Ocağı vb. milliyetçi
adlar verilmesi, bu temsiliyetsizlikle birlikte manidar oluyor. Gezi Direnişi
sırasında anıta asılmış sol bayraklar, işte o eksik temsiliyet anlayışını aşıp
ülkenin simgesel düzeydeki demokratikleşmesini bir ölçüde tamamlamış
oluyorlardı.
8 Ağustos 1928’de açılan anıtın mimarı olan İtalyan Pietro
Canonica (1869-1959), anıtın çevresinde, İtalya’daki örneklerde olduğu gibi,
bir havuz düşünüyor. Dolayısıyla, düşüncesi, anıtın, havuzun ortasında olması.
Ancak, mali sorunlar nedeniyle, bu gerçekleşemiyor. Aynı biçimde, bu,
Atatürk’ün atlı bir heykeli olacakken, Canonica’nın itirazıyla, İstiklal
Savaşı’nda yer alanları konu ediniyor. Anıt yapılırken, asker-sivil ayrımı
havası veren şöyle bir tartışma geçiyor: “Diyarbakır Mebusu Dr. İbrahim Tâlî Bey,
Gazi Paşa’nın heykelinin mutlaka at üstünde olmasını istemiş, Maarif Vekili
Necati Bey de gerek Gazi’nin, gerekse zabit, neferler ve ahalinin anıtta
kalpaklı gözükmemeleri, ya savaş sonu üniformalarıyla, ya da başı açık
yapılmaları için ısrar etmiş.” (Gülersoy, 1986, s.28).
11 metre yüksekliğindeki ve 180 ton ağırlığındaki Taksim
Anıtı’nın, kırmızı mermerleri Trentino ve yeşil mermerleri ise Suza bölgesinden
geliyor (İtalya). Anıtın Harbiye yüzü, 30 Ağustos’u; İstiklal yönü, Cumhuriyet
Türkiyesi’ni temsil ediyor. Diğer yönler ise, savaşa ve barışa karşılık
geliyor. Anıt’ta Atatürk’ün arkasında, iki Sovyet komutanı da var. Bunlar, Ekim
Devrimi’nin önderlerinden General Mihail Frunze (1885-1925) ve Sovyet Mareşali
Kliment Voroşilov (1881-1969). Bu ikilinin anıtta yer alması, Sovyetler’in
Kurtuluş Savaşı’na desteğini onurlandırmak için. Yani Taksim Anıtı, bir anlamda
Gezi Ruhu’nda ifadesini bulan ittifakların bir temsili olarak da okunabilir.
Öyle ya da böyle, artık Taksim Anıtı’nın farklı bir anlamı
var. Hem ezenler için hem ezilenler için... Bir direnişçinin “biz artık
direnmiyoruz; bu kadar tepki varken, asıl direnen, hükümet” biçimindeki sözünü
anımsayarak, “hem direnenler için hem direnenler için” diyerek sözlerimizi
noktalayalım...
Kaynak Gülersoy, Ç. (1986). Taksim. İstanbul: İstanbul
Kitaplığı.
Ulaş Başar Gezgin
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder