17 Eylül 2015 Perşembe

Vurkaç Girkaç!

Sonu meçhulden tekrar Lorca…
Sene 2013… Tarihe not, beşe bir kala!.. 

Bu yazıya girizgâh, beni ortadan bölüyor. Çünkü; Adnan Onart’ın yapısalcılık üstüne yazdığı bir yazıdan yola çıkarsam, diyebilirim ki, hepimiz bir yapıya mahkûmuz ve karşısında duruyormuşçasına farkında olarak/ olmayarak ona eklemleniyoruz.

O yüzden, yazının da sözün de hükmü yok. Kendine içkinliği dışında, bir gerçekliği ve hakkaniyeti namevcut…

Bunu niçin belirtiyoruz? Çünkü, giderek sivrileştirmeye başlıyor bizi yaşadıklarımız. Özellikle, şiir alanında…

2000’lerden beri içinde olduğumuz, yayın yapıp kaçtığımız, kokteyllerde/ şiir günlerinde/ toplantılarda/ fuarlarda görüşüp yanlarından ivedilikle sıvıştığımız insanların arasındayız. Ne dışında kalabiliyoruz çarkın ne de içine girip, edebiyat çatısı altındaki edepsizlikleri görmeyi midemiz kaldırıyor. Dedikodu bıktırdı ve kabile, klan, çevre, hocalık, şair-i azamlık, üstatlık, adamcılık, kadıncılık, şiirin fahişeleri, ideolojinin ya da edebiyatın iktidarperestleri. Bir davanın uğrundanmışlık/tanmışlık/ gibi, heyecanla ödül kucaklayanları… Şaşkınlıkla izliyoruz. Eve gidince şiir için acı çekiyorlar mı? Nasıl katlanıyorlar bu kadar maddi bir karşılığa, görünenden dünyaya? Bilemedik. Allah her birinin yolunu açık etsin, ne diyelim. Biz tam içine giremedik. Umarım; kendimizi merkezde bulup da, sahteden gülümsemeye dönüşmeyiz veya abus, tepeden bir bakışa. Edebi kibirgezere…

Arkadaşın arkadaşa şiir eleştirisi yazdığı, -üstelik de, çoğunun bunu ricayla gerekçelendirdiği- noktada yapı kemikleşmiş. Kırılan ona çarpan oluyor. Kemik değil, unufak… Hakikat, yapaydan/iddialı sözlerin giyotinine kurban gidiyor. Dizeden kelle… Yuvarlanıp, Hamlet’in avcuna kırmızıdan düşüyor: Yazmak ya da yazmamak!.. YazAmamak, yazDIRILAmamak… (!)
Bazılarının İbrahim gibi yanmasının, İsa gibi çarmıha gerilmesinin, Meryem gibi dışlanmasının anlamı ne? Kıskançlıkların, cinsel tellallıkların, cilveli gözkırpar dizeyazarlarının, şiir şudur bu değilcilerin, o da şairse ben şairliği reddediyorumcuların, şu şöyleymiş o böyleymişçilerin arasında bu yazının yeri nedir? Bence, yapının önünde ağlamak… Duvarın önünde… Sadece, yakınmak… O kadarcıcık cık cık… Ötesi… Değişir mi? Şiir dünyayı kurtarabilir mi; büyük mü büyük, tavustan kuş, afiş açan, balonlu bir şey mi? KESİNLİKLE HAYIR!..

Eğer; şiir bilinçaltını bilince doğru uyumsuzlukla dönüştürecekse, bugün aşırı lirizmden boğulmuş durumdayız. Cesur dizelerin değil de teknik-naylon dizelerin bizi heyecanlandırmadığı, şiirin sansürden, benzeyişlerden, yüksek söz sanatlarından içinin boşaldığı ve çaresizliğin yanından batik fularlarıyla, toptan sakallarıyla, tak takıştır çantaylarıyla, dokunmatik telefonlarıyla havaiden estetikle uçuştuğu noktada; o süslü kitap kapağı resimlerinden ve ceviz puntolu sözlerden sıkıldık biz. ‘‘Facebook’’/ ‘‘twitter’’ üstünden bile süregiden şair okşamalarından, birbirlerinin pışpışlarından, ortamda unutulmamak için yapılan beğenilerden, yorumlarda şaire ‘‘ağabey, eyvallah iyisin’’ diyen diğer şairlerden, şu şair de şüphesiz ki en yücesiydi deyip diğerlerini hiçeyazanlardan…
Offffffffff… Görüyoruz: Mecburuz. Farkındayız: Acı çekiyoruz. Bazen biz de bulaşıyoruz. Kendimizi vurmalıyız, şakaktan!.. Bammmmmmmm!..

Şiir ontolojisi bu kadar tamam mı kafalarda? Mesela, rahmetli genç şair Kemal Taştekin’in şimdi elimde olmayan, yayınevini bile anımsamadığım ‘‘Ortadoğu Diyalektiği’’ kitabını –şimdinin parası- elli kuruşa bir sahaftan bulduğumda, tüylerim diken diken olduysa… Ben mi çemberin hayli dışındayım? Şaşırmışlıklarınız/ keşifleriniz/ heyecanlarınız egodan mı kabuklar bağladı sizin? Büyüdünüz mü? Şair büyür mü? Biz de mi büyüyeceğiz? Eyvah!..

Şiir devrimse –devrim, salt ideoloji değilse; yapıyı kıramazsa bile, zorlamaksa-, onurluca, adı Türk şiirine yazılmazsa bile; bir kadının süt kesiği aşkına, bir boyacı çocuğun fırçasına bulaşarak kendi mezar taşına koşarcasına sarılmaksa; bummmmmmmmmm!.. Lorca… Ezilenin yanında, onuruyla ölen ve daha sonra –pek çok şiirperest, bilgi fetişisti, entelektüel yürürgider tarafından duyumsanamayarak- eksik sahiplenilen doğru bir isim… Fanzin de öyle!.. Fanzinden Lorca!..


Demiştik bir yerde; Deleuze yaşasaydı, bir fanzine yazısını verebilirdi diye. Çünkü; kök-sap ana-akımı (yapıyı) ara-yüzeylerden girerek yıkamasa bile, zorlamak üzere vardır. Hücrenin demirlerini sarsmak… İsyan… Geldiği kökü sorgulamak… Babasızlık, annesizlik; babaya anneye hürmetle ama ona karşı durarak… Yeni söz… Dil kurarak… ‘‘Yersiz yurtsuz’’… Kafkaesk… Bilinci reddediyor; göstermelik gündemleri, aynı isimler ekseninde dönen oluşumları, ortak imgeler prensliğini, karı-koca, sevgili-mevgili, baba-kız, müdür-torpil her türlü bileşkeyi… Eğer; orada hakikati kovalayan değil de, yapıyı devam ettiren bir şeyler varsa… Bilinç akışına sığınıyor. Fanzin böylesi bir akışta hem suyun berrak hem de bulanık yanını görüyor. Sadece, kitapçılarda değil; abartalım mı –atış serbest- bir hayat kadınının imanına bulaşıyor. Otobüste koltuğu kapatıyor, kafede çay bardağına bulaşıyor, kaldırıma düşüveriyor. Evet; bizim şiirimiz bazı ütülenmiyor. Amannnnn bir şey olmasın dizeciklerime ve yüksek sesle, kahkahalarla okunsun demiyor. Kimi zaman buruşabiliyor. Epriyor, yırtılıyor ucu, acıya acıyor, yaşa yaş ve sese ses gayesiyle harekete geçiyor. Yürüyen şiir… Hayat gibi saçma bir hal içinde diğerlerine göre… ‘‘En az’’ (!) rolü o kesiyor!..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder