Sonu meçhulden tekrar Lorca…
Sene 2013… Tarihe not, beşe bir kala!..
Bu yazıya girizgâh, beni ortadan bölüyor. Çünkü; Adnan
Onart’ın yapısalcılık üstüne yazdığı bir yazıdan yola çıkarsam, diyebilirim ki,
hepimiz bir yapıya mahkûmuz ve karşısında duruyormuşçasına farkında olarak/
olmayarak ona eklemleniyoruz.
O yüzden, yazının da sözün de hükmü yok. Kendine içkinliği dışında,
bir gerçekliği ve hakkaniyeti namevcut…
Bunu niçin belirtiyoruz? Çünkü, giderek sivrileştirmeye
başlıyor bizi yaşadıklarımız. Özellikle, şiir alanında…
2000’lerden beri içinde olduğumuz, yayın yapıp kaçtığımız,
kokteyllerde/ şiir günlerinde/ toplantılarda/ fuarlarda görüşüp yanlarından
ivedilikle sıvıştığımız insanların arasındayız. Ne dışında kalabiliyoruz çarkın
ne de içine girip, edebiyat çatısı altındaki edepsizlikleri görmeyi midemiz
kaldırıyor. Dedikodu bıktırdı ve kabile, klan, çevre, hocalık, şair-i azamlık,
üstatlık, adamcılık, kadıncılık, şiirin fahişeleri, ideolojinin ya da
edebiyatın iktidarperestleri. Bir davanın uğrundanmışlık/tanmışlık/ gibi,
heyecanla ödül kucaklayanları… Şaşkınlıkla izliyoruz. Eve gidince şiir için acı
çekiyorlar mı? Nasıl katlanıyorlar bu kadar maddi bir karşılığa, görünenden
dünyaya? Bilemedik. Allah her birinin yolunu açık etsin, ne diyelim. Biz tam
içine giremedik. Umarım; kendimizi merkezde bulup da, sahteden gülümsemeye
dönüşmeyiz veya abus, tepeden bir bakışa. Edebi kibirgezere…
Arkadaşın arkadaşa şiir eleştirisi yazdığı, -üstelik de,
çoğunun bunu ricayla gerekçelendirdiği- noktada yapı kemikleşmiş. Kırılan ona
çarpan oluyor. Kemik değil, unufak… Hakikat, yapaydan/iddialı sözlerin
giyotinine kurban gidiyor. Dizeden kelle… Yuvarlanıp, Hamlet’in avcuna
kırmızıdan düşüyor: Yazmak ya da yazmamak!.. YazAmamak, yazDIRILAmamak… (!)
Bazılarının İbrahim gibi yanmasının, İsa gibi çarmıha
gerilmesinin, Meryem gibi dışlanmasının anlamı ne? Kıskançlıkların, cinsel
tellallıkların, cilveli gözkırpar dizeyazarlarının, şiir şudur bu değilcilerin,
o da şairse ben şairliği reddediyorumcuların, şu şöyleymiş o böyleymişçilerin
arasında bu yazının yeri nedir? Bence, yapının önünde ağlamak… Duvarın önünde…
Sadece, yakınmak… O kadarcıcık cık cık… Ötesi… Değişir mi? Şiir dünyayı
kurtarabilir mi; büyük mü büyük, tavustan kuş, afiş açan, balonlu bir şey mi?
KESİNLİKLE HAYIR!..
Eğer; şiir bilinçaltını bilince doğru uyumsuzlukla
dönüştürecekse, bugün aşırı lirizmden boğulmuş durumdayız. Cesur dizelerin
değil de teknik-naylon dizelerin bizi heyecanlandırmadığı, şiirin sansürden,
benzeyişlerden, yüksek söz sanatlarından içinin boşaldığı ve çaresizliğin
yanından batik fularlarıyla, toptan sakallarıyla, tak takıştır çantaylarıyla,
dokunmatik telefonlarıyla havaiden estetikle uçuştuğu noktada; o süslü kitap
kapağı resimlerinden ve ceviz puntolu sözlerden sıkıldık biz. ‘‘Facebook’’/
‘‘twitter’’ üstünden bile süregiden şair okşamalarından, birbirlerinin
pışpışlarından, ortamda unutulmamak için yapılan beğenilerden, yorumlarda şaire
‘‘ağabey, eyvallah iyisin’’ diyen diğer şairlerden, şu şair de şüphesiz ki en
yücesiydi deyip diğerlerini hiçeyazanlardan…
Offffffffff… Görüyoruz: Mecburuz. Farkındayız: Acı
çekiyoruz. Bazen biz de bulaşıyoruz. Kendimizi vurmalıyız, şakaktan!..
Bammmmmmmm!..
Şiir ontolojisi bu kadar tamam mı kafalarda? Mesela,
rahmetli genç şair Kemal Taştekin’in şimdi elimde olmayan, yayınevini bile
anımsamadığım ‘‘Ortadoğu Diyalektiği’’ kitabını –şimdinin parası- elli kuruşa
bir sahaftan bulduğumda, tüylerim diken diken olduysa… Ben mi çemberin hayli
dışındayım? Şaşırmışlıklarınız/ keşifleriniz/ heyecanlarınız egodan mı kabuklar
bağladı sizin? Büyüdünüz mü? Şair büyür mü? Biz de mi büyüyeceğiz? Eyvah!..
Şiir devrimse –devrim, salt ideoloji değilse; yapıyı
kıramazsa bile, zorlamaksa-, onurluca, adı Türk şiirine yazılmazsa bile; bir
kadının süt kesiği aşkına, bir boyacı çocuğun fırçasına bulaşarak kendi mezar
taşına koşarcasına sarılmaksa; bummmmmmmmmm!.. Lorca… Ezilenin yanında,
onuruyla ölen ve daha sonra –pek çok şiirperest, bilgi fetişisti, entelektüel
yürürgider tarafından duyumsanamayarak- eksik sahiplenilen doğru bir isim…
Fanzin de öyle!.. Fanzinden Lorca!..
Demiştik bir yerde; Deleuze yaşasaydı, bir fanzine yazısını
verebilirdi diye. Çünkü; kök-sap ana-akımı (yapıyı) ara-yüzeylerden girerek
yıkamasa bile, zorlamak üzere vardır. Hücrenin demirlerini sarsmak… İsyan…
Geldiği kökü sorgulamak… Babasızlık, annesizlik; babaya anneye hürmetle ama ona
karşı durarak… Yeni söz… Dil kurarak… ‘‘Yersiz yurtsuz’’… Kafkaesk… Bilinci
reddediyor; göstermelik gündemleri, aynı isimler ekseninde dönen oluşumları,
ortak imgeler prensliğini, karı-koca, sevgili-mevgili, baba-kız, müdür-torpil
her türlü bileşkeyi… Eğer; orada hakikati kovalayan değil de, yapıyı devam
ettiren bir şeyler varsa… Bilinç akışına sığınıyor. Fanzin böylesi bir akışta
hem suyun berrak hem de bulanık yanını görüyor. Sadece, kitapçılarda değil; abartalım
mı –atış serbest- bir hayat kadınının imanına bulaşıyor. Otobüste koltuğu
kapatıyor, kafede çay bardağına bulaşıyor, kaldırıma düşüveriyor. Evet; bizim
şiirimiz bazı ütülenmiyor. Amannnnn bir şey olmasın dizeciklerime ve yüksek
sesle, kahkahalarla okunsun demiyor. Kimi zaman buruşabiliyor. Epriyor,
yırtılıyor ucu, acıya acıyor, yaşa yaş ve sese ses gayesiyle harekete geçiyor.
Yürüyen şiir… Hayat gibi saçma bir hal içinde diğerlerine göre… ‘‘En az’’ (!)
rolü o kesiyor!..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder