17 Eylül 2015 Perşembe

akıntılar yüz ve parça

öteki, benzer olmayan ben’in; benzerleriyle buluşmayan ben’in parçası olarak var…
yazmak, işte tam da bu noktada yıkıcılığı ya da parçalılığıyla insana bir çıkış yolu gösteriyor…
gözün görmediği tek nokta kişinin yüzüdür… kendi yüzünün dışında her şeyi gören göz sezgilerimizin, aklımızın, düşlerimizin parçası olarak kalıyor…
fotoğraflara ya da aynalara baktığımızda gördüğümüz yüz kaç boyutludur?
yüzümüze baktığımızda gerçeğe yaklaştığımız hissini uyandıran parçalar değil midir?
yüzümüz bir bütün gibi görünen bir parçadır aslında…
gerçek bir harika mı?

“meşe palamudu kilden saksıya ekilirse saksı parçalanır;
yeni şarap eski tulumlara doldurulursa tulumlar patlar.” matha 9:17

gerçek, bir ütopya olarak algılandığında insana itici bir güç gibi her zaman büyük gelmiştir…
istenen ve korkulan yanıyla gerçek, bölünmüş bir gelecek olarak çıkıyor karşımıza.
gerçeğe ne yüklenirse yüklensin bir geçmiş, bir eski hatta gelenek olmaktan öteye geçmiyor, geçirilemiyor…
bir sanat eserini değerlendirirken “son derece gerçekçi, müthiş gerçek!” vb. nitelemeler yaptığımızda o sanat eserine ve yaratıcısına haksızlık etmiş oluruz…
insan gibi hiçbir sanat eseri tanımlanamaz. çünkü “yaratım, yaratma” asla tam bütün gerçek değildir…
gerçek, genişleyen ve gerçekleşen düşüncenin değil genişleme ve gerçekleşmenin canlılığıdır…

gerçek her zaman kavramlarla özellikle de şu iki kavramla sürdürülebilir; büyüme ve sürekli yineleme; biçimler ve araçlarla…
gerçek, gerçekçilerin makinesi mi hâlâ?!
çünkü gerçek, hiçbir zaman yerinde olmadı. yerinde olmayan her şeyin sökülüp atılması gerekiyor…

karnaval dobralığı

şairler, dilin katı töreselliği karşısında susmamalı… saf olandan çok karma olanı, uzlaşıcı olandan çok yalın olanı, doğru olandan çok çarpıtılmışı, belirgin olandan çok farklı yorumlanabileni, düz ve kişiliksiz olandan çok sıkıntı veren ve ilginç olanı, iyi tasarlanmış olanın yerine sıradan ve akışkan olanı, dışlayandan çok davet edeni, basitten çok iyi pişirilmiş olanı, eskiyi anımsayan (eskiyi anlatan) değil aynı zamanda yenilik getirene, açık ve kesin olandan çok tutarsız ikili anlamlara da çekilebilen şiirler de yazabilmeli…
açık bir bütünlük yerine
karışık bir canlılıktan yana olmak…
süreksizliği ve çelişkiyi ilan edelim…

düş, gerçek zaferdir!

bir usta ve çırağı kırda yürümektedirler, bir ağacın altında dururlar. hava sıcaktır, otururlar. usta, çırağına “orada bir kuyu görüyorum. bana biraz su getirebilir misin?” der. genç çırak, beş yüz metre ilerideki kuyuya gider. genç bir kıza rastlar. birbirlerinden hoşlanırlar. konuşmaya başlarlar. genç kız yakındaki köyde oturduğunu söyler. delikanlı kıza, testisini taşımayı önerir. köye kadar giderler.
genç kız, delikanlıyı ailesine tanıtır. yemeğe davet eder. vakit geç olmuştur. gece kalmasını önerirler. kalır. genç kızla çok hoş vakit geçirmektedir. sonraki günleri de onunla geçirir. sonunda evlenirler. delikanlı köyde çalışmaya başlar. çocukları olur. sonra kızın anne-babası ölür: yaşam son derece olağan bir biçimde sürmektedir, derken günün birinde delikanlı birden su getirmeye gittiğini anımsar! karısının saçlarına aklar düşmüştür. ağacına altında bekleyen ustasına su götürmesi gerektiğini anımsar. aceleyle köyü terk eder. bir çanak su alır ve altında olduğu ağaca gider ve orada kendisine şunu söyleyen ustasını bulur:
“neyse…beni bekleteceksin sandım.”

düş, zaman karşısındaki gerçek zaferdir…
geçmiş’in hafızası: zaman

birden yağmur yağar, sonra karla birlikte ya devam eder ya da çekilir. ya da birden açar bulutlar başka topraklara çekilir… ya da gökle toprak arasında gerilen bulutlar rüzgârla birlikte hızla hareket ederler…

evlerin damlarını uçurur, ağaçları köklerinden sarsar, koparır… elektrikler kesilir… karanlık başlar… bulunduğumuz yerde kayboluruz… belki korkudan, belki meraksızlığımızdan dolayı, yerlerimizden kımıldamayız… yaşımızın bizde bıraktığı sonuçlara göre attığımız adımlar ve girdiğimiz yollar da değişir… böcekler gibi ruhumuzun derinliklerinde bir oyana bir bu yana kaçar dururuz. çoğu kez bir şeyler göstermeye, anlatmaya, yansıtmaya çalışırız…

birden yaktığımız mum da söner… hayatlarımız tıpkı bir mumun birden bire sönmesi gibi zaman karşısında ayrı anlamlar taşır…. bu anlamlar ya ben’in, ya başka’nın ya da öteki’nin zamanını gösterir… olmak kadar olmamak da elde değildir çoğu kez. her ben-başka-öteki hayatlar zamanı göstermek ve simgelemek/sembolleştirmek ister… geçmiş denilen süreçten gelen ve gelecek denilen sürece doğru sürekli bir akışın içinde mekânımızı belirlemeye çalışırız.

anlamı kazanıyor muyuz, anlam kazandırıyor muyuz? zaman denilen evrensel öğeyle kesişme noktalarında bulunduğumuz ölçüde oldularımız da, bittilerimiz de zaman ve mekân içinde gerçekleniyor. gerçeğe bürünen anlam zaman ve mekân menzilinde varlığın varlık içinde kaybolmasıyla çürüyen nesnelere dönüşüyoruz.

zaman mı?
belki hayır

salih aydemir

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder